Seda Özay || Yazar Söyleşisi

Selamlar herkese... Evet uzunca bir süredir hayalet blogger gibiyim, ya da bana öyle gelmekte. Ama fırsatını buldukça soluğu yine burada alıyorum. Uzun lafın kısası Ah Be Sevgilim'i okuyup çok beğenince ve kitapla ilgili yazarla sohbet edesim varken neden bir söyleşi yapmayayım ki fikrinden ortaya çıkanla karşınızdayım. Sevgili Seda Özay teklifimi kırmayıp beni ayrıca mutlu etti. Hadi, ben gevezeliğe dalmadan soruları ve cevapları paylaşayım :)

Seda Özay - 18 Ocak 1979 doğumlu.
Haber Spikerliği, Radyo Programcılığı, Genel Yayın Yönetmenliği, Tiyatro Oyunculuğu, Seslendirme Çalışmaları, Köşe Yazarlığı yaptı.

  • 1- Kitap kapağını süsleyen özgeçmişin çok yönlü oluşunun sinyallerini hemen veriyor zaten. Peki, ne oldu da yazmaya başladın? 
Teşekkür ederim. Evet, dediğin gibi çok yönlü bir durum var bünyemde. Çocukluğumdan beri böyleydim. Her konuya merakım vardı aslında ama dikkatle incelendiğinde, ilgilendiğim her konunun altında yatan asıl sebep bir şeyler yaratmak içindi. Mesela bir ara resim çiziyordum, çünkü ifade eksikliğim olduğunu düşünüyordum, çizerek, boyayarak bu açığımı kapatabileceğime inanıyordum. Sonra çizdiğim tüm resimleri odamın duvarına asıyordum, bir tür sergi diyebiliriz buna; ben diyordum.J

Bu hobi veya iç döküş tanımı neyse artık, ikinci sınıfa geçene kadar devam etti. Sekiz yaşındaydım. “Unutamadığınız çocukluk anınız…” konulu, birçok okulun katılacağı bir kompozisyon yarışmasından bahsetti öğretmenimiz. Katılmak istedim. Sadece katılmak değil, birinci olmak istedim. O akşam odama kapandım ve en gizli, en dikkat çekici anımı yazdım. Hiç çekinmeden, gocunmadan, hiçbir detayını atlamadan.

Ve birinci oldum. Yazarken ruhuma yerleşen özgürlük hissi, resim çizerek kendimi ifade etmeye çalışmaktan daha çekici gelmiş ki sonra günlük tutmaya başladım. Babam yurtdışında çalışıyordu, ona mektuplar yazmaya başladım. Zamanla, yazmak öylesine gerekli bir hâl aldı ki kağıt bulamadığımda peçetelere yazdığım oluyordu. Hep derim, bir vurulma hâliydi beni yazmaya iten. Çok çalıştım… Haber spikerliği, radyo programcılığı, genel yayın yönetmenliği, tiyatro oyunculuğu, seslendirme çalışmaları vs yaptığım hiçbir iş yazarak yaratmaktan daha kalıcı istikrar isteği yaratmadı ruhumda…

  • 2- Bunu okuyunca kitabın karşılama cümlesi : " O son nefesin zamanı geldiğinde, parmaklarımın arasında dolmakalemimle, geriye yarım bir cümle bırakarak gitmek istiyorum. Duy Tanrım!" geldi aklıma. Yine senin cümlelerin ve yine ömrünü kelimelere adamış pek çok insanın içten içe istediği...  Hemen sözü senin kaleminle tanıştığım ilk kitabın Bir Daha Yüzümü Görmeyeceksin’e getirmek istiyorum. Daha önce yazdıklarını toparladığın bir kitap mıydı ilk kitabın, yoksa önce projesini oluşturup sonra denemeleri kaleme aldığın bir kitap mıydı?

2010’da Müzik Gazetesi’nde bir köşem vardı. “Bu Şarkılar da Olmasa…” Her hafta, seçtiğimiz bir şarkının bende yarattığı duyguları yazıya döküyordum. Hani her şarkının hikâyesi herkes için ayrıdır ya öyle bir durum işte. Ben o şarkının bana ait hikâyesini şiirimsi bir dille yazıyordum, makale gibi değil, bir kadının bir adama çığlıklarıydı her cümle. Türü için deneme demek bile doğru olmaz. Hatta sevgili Hakan İşcen, o yazıların türü için “Düzyazı-Şiir” tanımını yakıştırmıştı. Benim de çok hoşuma gitmişti bu yeni kategori. Bir Daha Yüzümü Görmeyeceksin, o yazıların tümünü topladığım bir kitaptır. Aslında ben değil, yazdıklarım karar verip proje oluşturdular ve bir kitapta yaşamak istediler.
  • 3- O zaman şöyle diyeyim: İlk kitabının 'Düzyazı-şiir' oluşunun aksine ikinci ve üçüncü kitaplarda romanlarla çıktın okuyucunun karşısına. Peki, sen hangi türü yazmayı daha çok tercih ediyorsun?

Evet. İkinci kitabım Benzemez Kimse Sana ve son romanım Ah Be Sevgilim ile çıktım okuyucuların karşısına. İlk kitabım farklı bir tür olarak ilk ve tek olarak kalacak. Artık sadece roman yazmak istiyorum.

  • 4- Ve nihayet lafı Ah Be Sevgilim’e getirebildim. İncecik görünen; ama ‘Bakın nasıl da
    yanılttım sizi!’ diyen, dolu dolu bir kitaba imza atmışsın. Öncelikle tebrik ederim. Kurgu ortaya nasıl çıktı?
Çok teşekkür ederim, ne kadar zarifsin. Aslında ben bir hikâyeyi yazarken karakterleri duygusal
çizgileriyle inceleyip irdelemeyi sevdiğimden sayfa sayısıyla hiç ilgilenmiyorum. Kahramanların başlarına ne geldiyse/geliyorsa eylemsel detaylar yerine hislerine inerek içinde bulundukları hezeyanları okuyucuya aktarmak, bazı noktalarda da kenarda durup açık kalan köşeleri okurun hâyâl gücüne bırakmak hoşuma gidiyor. Bu bir tarz sanırım. Kimi sever, kimi sevmez. Ah Be Sevgilim’in kurgusu, tek bir düşünceyle doğdu. Caddebostan’da bir café’de kahve içiyordum. Yan masada spor bir çanta vardı, mavi. O çanta uzun süre orada öylece sahipsiz durdu, yirmi dakika falan. Sonra ter içinde bir adam geldi ve “oh be buradaymış” diye bağırarak aldı çantasını, taktı sırtına gitti. Tam o an kafamın üstünde görünmeyen bir baloncuk belirdi: “İnsan, çantasını bir café’de bıraksa yani bilerek unutsa bunun nedeni ne olabilirdi? … Geri dönüp almaması için bir neden, hangi neden…” derken, Ah Be Sevgilim’in ilk bölümü kafamda yazıldı.
  • 5- Ah Be Sevgilim deyip Verda demeden olmaz. İncelikli ve detaylı bir karakterdi Verda. Kitapta aralara serpiştirilmiş Frida Kahlo göndermeleri, arya çevirileri ve ilmek ilmek işlenmiş melankoliyle okuru etkileyen bir karakter oluşturmuştun. Senden Verda’yı anlatmanı istesem neler söylerdin?
Verda, çok zor bir karakter. Çok fazla kişilik katmanlarına sahip. Ruhsal dünyasında bilemediği sebeplerle hapsolmuş bir kadın var. Yaşadığı zamana adapte olamayan, yeniliğe ayak uyduramayan, insanlarla hep mesafeli bağlar kuran yapısıyla ayakta durmaya, yaşamaya çalışıyor. Bir yanı bir an önce ona bahşedilen hayatı yaşayıp dünyadaki görevini bitirmek ve gitmek isterken diğer yanı bir mucize için umutlu. Sezgileri kuvvetli bir kadın ama zihninden geçenler bulmaca gibi, kendi kendini bile yanıltabilme yeteneğine veya gücüne sahip. Bu da ona bir yol açamıyor. Dönüyor dolaşıyor o çok sevdiği yalnızlığına tutunuyor. Aslında kaçıyor. Kendinden, geçmişinden, kime, nereye, neden ait olduğunu öğrenmekten kaçıyor. Annesi ve babası yok. Onlara ne olduğunu bilmiyor, öğrenmeyi de reddediyor. Bir anneannesi var Jülide Hanım. Onun her şeyi. Ama ondan bile kaçıyor. Kitaplara, aryalara, yaşanmış kutsal aşklara, felsefeye, doğaya, inanışa sarılıp farkında olmadan kendini tamamlayan bir kadın Verda. Kurtarılması gereken bir ruh, bir beden o. 

  • 6- Ve mektuplar… Her fırsatta mektup okumayı ne kadar sevdiğimden dem vurup duruyorum. Ama söz konusu yazmaksa… Hele bir kitapta… Karakterlerin hislerini, olay örgüsünü mektuplarla vermek çok incelikli ve de meşakkatli bir iş. Okuması kadar kolay değil… Adamın Teki’nden gelen o mektuplar beni benden aldı desem abartmam. Sanırım aşkla yolu bir şekilde kesişmiş olan herkes o satırlarda bir parça kendini bulmadan sayfaları atlayamaz. Mektupları yazmak senin açından nasıl bir süreçti?
Seni senden alması, beni de benden aldı, çok sevindim böyle hissetmene. O halde bir itiraf olsun bu… Ah Be Sevgilim dosyasına başladığımda ilk olarak mektupları yazdım. Son derece zeki bir adamın aşkla imtihanını mantıksal, sezgisel, ruhsal ölçülerde hayata ve kafamdaki hikâyeye yaymak, bir tür mektuplardan küçük bir roman oluşturmak istedim. Bir hafta o adam, yani nam-ı diğer Adamın Teki gibi yaşadım. Onun duygularını, arzularını, ilgi ve yaşam alanlarını, çıkmazlarını, aşkı için uğraşlarını kafamda sorguladığım son derece başka boyuta geçtiğim bir süreçti. Yoruculuğu çok güzel bir süreç…

  • 7- İki kitabını okumuş, diğerini merakla okumayı gözleyen biri olarak, ve okuduğum iki kitabın türleri farklı olsa da gözlemlediğim bir şeyi paylaşmak istiyorum. Hem Ah Be Sevgilim’de hem de Bir Daha Yüzümü Görmeyeceksin’de buram buram hüzün kokan; ama diğer yandan can yakmayan, tatlı bir melankoli hakimdi. Bu akla şunu getiriyor: Seda Özay melankolik bir kadın mıdır? Ya da daha doğru tabiriyle melankoli senin hayatının neresinde duruyor?
“Melankoli, hüzünlü olma mutluluğudur.” demiş Victor Hugo. Tam benlik bir söz bu. Doğru, sezgilerinde haklısın. Melankolik bir yapım var. 24 saat hüzünlü şarkılar dinleyerek bir köşede yüzümü döküp hayıflanmasam da özlem duygusuyla başım hep dertte. Çocukluğumu, bazı tarihleri, yerleri, ânları, hatta zaman zaman bir gün öncesini bile özleyebiliyorum. Galiba tüm duyguları sindirerek yaşama alışkanlığımdan kaynaklanan bir durum bu. Neyse ki kendisi hayatımı karartacak kadar kontrol dışı bir yerde durmuyor da tadında yaşayıp gidiyoruz.


  • 8- Bir sonraki proje desem çok mu erken davranmış olurum? Ufukta bir şeyler var mı?

Hayır, elbette erkenci olmazsın. Ufukta, ufak ufak hazırlıklar başladı. Küçük not defterime geçen gece bir şeyler karaladım bile. Bakalım önce beni sonra okuru nereye, kimlere götürecek bu eskizler. Birlikte göreceğiz…

Kaliteli ve içerikli söyleşin için çok teşekkür ederim…;) 
Sevgilerimle…
  • Asıl ben bu samimi yanıtlar için çok çok teşekkür ediyorum :)

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
BLOG DESIGN BY BİR OTAKUNUN DÜNYASI