RKBT 2. Gün || Yürek Söken Cinayetleri-Çağan Dikenelli || Ön Okuma ve Çekiliş

Yeni bir turdan daha selamlar herkese. 
Renkli Kalemler Blog Tur olarak bu kez Mendirek Yayınları'ndan çıkan
Çağan Dikenelli'nin Bir Melek Polisiyesi Serisi'nin ilk iki kitabını konuk ediyoruz. 
Turumuzun ilk gününde sevgili Kitap Meltemi serinin ilk kitabı Kör Fahişe Bıçağı'nın ön okumasını paylaştı.
Bugün de ben ikinci kitap Yürek Söken Cinayetleri'nin ön okumasıyla geldim. 

Keyifli incelemeler dilerim :)

Alışveriş ZamanıSabah ışığı eğimli sokakların üstünde seke seke gelip
gözlere batıyor, şirret kahkahalar atıyordu.
“Annea, eve gidelim bea!” diye içten bir böğürtüyle
bu furyaya katıldı Oğul.
Melek Teyze ise kümesi saldırıya uğramış bir tavuk
gibi yaygaraya başladı hemen. “Kız yeni çıktık evden, ne
evi, yürü bakayım, aaa!”
“Yoruldum bea!” dedi Oğul hoyratça çekiştirilirken.
“Öküz gibisin oğlum, bi şeycikler olmaz sana,” diyerek
sırtına şap şap vurdu Melek Teyze Oğul’un. “Sana da
bir şeyler alcam ayol, ay deli mi etmeye çalışıyorsun sen
beni?”
Son bir kez daha şansını denedi, bir an önce eve dönüp
zamansal kaygılar taşımadığı için saatler geçse de hâlâ
karşı balkonda çamaşır astığını düşündüğü Lale Ablasını
bir kez daha görme özlemi içindeki Oğul. “Çişim geldi!” Ve
lafına devam edemeden koluna müthiş bir çimdik yiyiverdi. Bir çabuk kaçmasa, o türlü türlü dedektiflik gereciyle
balyoza dönüşmüş çantanın da kafasına inivermesi işten
değildi.
“Şimdi gösteririm ben sana evi, gerzek Hüsamettin.
Çabuk buraya gel.”
Omuzlarını kaldırarak “Iıh,” dedi Oğul. Korkudan
donuna kaçırmasına saliseler kalmıştı ki, oğlunun şeyini
kaşıdığını gören Melek Teyze birden yumuşayıverdi.
“Gel bitanem benim, gel canım, şu alışverişi yapalım,
sana koca bir çukulata alıcam. Hemen de eve gidicez,
hadi benim edepli oğlum. Yaramazlık etme bakiim sen...”
Oğul, tıpış tıpış yanına gelip durunca Melek Teyze
öfkeli gözlerini, durmuş kendilerini izleyen iki gence çevirdi
pat diye. “Evinizde televizyon yok mu sizin çocuum?
Hadi bakalım, hadi, Allah Allaaah!”
Ardından hızla yürüyüp mahalleden arkadaşı Sarı
Fatoş’un, bankacı kocası Metin’in ikramiyesini yatırarak
kekeme oğulları Burak’a açtığı Albeni Butik’in önüne vardılar.
Her Salı oraya yeni mallar gelir, mahalleli kadınlar
da bu gerçeğin akıllarından çıkıp gitmesine asla izin vermeyip
sabah oldu mu şıp diye oraya damlarlardı...
Genç adam sapsarı saçlarının altından cin gibi gözlerle
bakarken tam da eşikte duruyordu. “Mee... mee,
mee.”
“Sana da merhaba Burakçım, canımın içi,” deyip oğlanın
yanağından sıkı bir kesme alarak kendini içeri attı
Melek Teyze. Burak’ın melemelerini dinleyecek durumda
değildi. Can düşmanı Hayriye’nin biraz ötede, bir öbeğe
gömülmüş debelendiğini müşahade ettiği için vakit kaybetmeden oraya ulaşmaya çabalıyordu. Koca götünü savurarak
kalabalığın arasına daldığında Oğul’un da peşinden
geleceğini zannetmesi hataydı. Dev adam çekik gözlerini
kendisi için de bir hoşgeldin cümlesi kurmaya çalışan butikçi
Burak’a dikmiş, bir türlü bitmeyen kelimenin yarattığı
değişik anlamlarla başetmeye çalışıyordu. Beyninde
oluşan edepsiz çağrışımların kendisine gülümseyen bu şirin
yüzle uyuşmaması aklını bir hayli karıştırmıştı.
Melek Teyze bir çabuk öbeğe gömülürken “Aaa,
Hayriye, sen de mi buradaydın?” deyip fazla bir iltifata
gerek duymaksızın gözlerini aşağıya indiriverdi. Bu tür
ihraç fazlası mallarda fazla seçenek olmadığını çok iyi biliyor,
anca çıkan bir iki kaliteli parçayı da bu melanet karıya
kaptırmamak için elinden geldiğince çabuk davranmaya
gayret ediyordu... “Aaa, Melek!” diyerek gereksiz bir
merasimi isteksizce yerine getiren Hayriye de ondan pek
farklı bir durumda değildi. Diğer kadınlar ürkek gözlerini
önlerindeki malları çekiştirip hallaç pamuğu gibi savuran
bu iki şişko kadının sinirli yüzlerine çevirip yavaş yavaş
başka bölümlere doğru uzaklaşırken Melek Teyze ansızın
pembe pembe, mor çiçekli, pek şık bir gömleği fark etti.
Beyni kol kaslarına sinyali o kadar hızlı göndermişti ki,
bir horoz bile o ani refleksle baş edemezdi. Ama büyük bir
güçle kendine çektiği gömlek yerinden bir gram oynamaz
ve sadece havaya kalkıp diğer kumaşların arasından sıyrılırken;
horozdan daha hızlı birisinin varlığı can sıkıntısına
dönüşüp midesine oturuverdi. Neden sonuç ilişkisi açıkça
önündeydi artık. Gömleğin diğer kolu Hayriye’nin derin
yarıklarla boğum boğum olmuş çirkin koluna doğru uzanıyordu. Bakışlar ağır ağır yükselip tam göz seviyesinde
birleşti bir çabuk. Kadının yüzü ekşiyip buruşunca kemerli
büyük burnu da küçük kıllarla çevrelenmiş ağzına girecek
gibi olmuştu. Gömleği sertçe kendine çekmesi ise ağız
dalaşının ilk adımlarını ortaya döküverdi.
“Hayriye Hanıım, Hayriye Hanıım, yine o uzun kolunu
bi taraflara sokmadan duramadın bakıyorum,” dedi
Melek Teyze bir yumruğunu beline yerleştirip gömleği hafifçe
geriye, yani eski yerine çekerek. “Önce ben tuttum,
görmüyo musun?”
“Ay babanın malı mı ayol? Önce o tutmuş. Külliyen
yalan. Senin gözlerin de gitmiş Melek, yaşlılıktan
olsa gerek!” Hayriye gözlerini belerterek çevreyi tararken
Melek’ten iki yaş daha genç oluşunu ima ediyor olmalıydı
o kart sesiyle.
“Hadi hadi, şov yapma bakayım millete. Bak herkes
bize bakıyor.”
“Hahaayt, benim şova ne ihtiyacım olcak Melek Hanım.
O bi kere senin gibi ilgiye muhtaç insanların başvuracağı
bi yol yani.”
“Kız, bu gömleğe nasıl gircen sen duba gibi vücudunla.
Manda gibi olmuşsun manda, önce git bi perhiz yap iki
üç yıl sonra gel, o zaman söz ben vericem sana...”
“Ay hiç güleceğim yoktu ayol. Sen hiç aynaya bakmıyor
musun edepsiz karı. Sen otuz üç yıl önce gelseydin de
giremezdin bunun içine fil yavrusu...”
“Ver bakiyim şunu!”
Caart!
İkisi birden öküz gibi asılınca ortaya çıkan bu nahoşses Burak’ın “Nasılsın aslanım,” lafını bir çırpıda söyleyip
oraya dönmesine yol açmıştı. Tabii ki, iki kadın kıpkırmızı
yüzleriyle utangaç tavırlar sergilerken o annesinin arkadaşlarını
elinden geldiğince teskin etmeye çalışacaktı.
“Ö, ö...ö...”
Pat diye kafasına tokadı çarpıverdi Oğul. “Öpemezsin
bea!”
İleriye doğru uçan Burak “Önemli değil!” diye bağırdı,
sanki boğazına kaçan büyük lokma dışarıya fırlıyormuşçasına.
Zeki gözleri durumun komedisini yansıtırcasına
parlak parlaktı öksürüp diğer kadınlara bakarken...
Tabii bir hayli de şaşkın.
“Aaa, naapıyorsun Oğul?” diye bağırdı Melek Teyze.
“Çabuk buraya gel bakiim. Burak oğlum sen de bu azgın
arsız karının kusuruna bakma. Aklı fikri benim şeylerimde
gözü çıkasıcanın.”
“Ö... ö... ö...”
“Aaa, bana baksana bakiim sen terbiyesiz karı. Sen
çekiştirip yırtmadın mı gömleği, aaaa, ne yalancı şeysin
ayol.”
“Ö... ö... ö...”
“Nee! Ben mi yırttım? Bana baksana sen, kaz kılıklı
çamur yelloz, o tarafa geçersem saçını başını yolarım senin..”
“Ö.. ö.. ö..”
“Sensin öküz bea!”
Melek Teyze yaygarayı kesip hemen o tarafa döndü
ve gördüğü manzara karşısında sadece bir “Aaa!” nidası
döküldü ağzından. Oğul Burak’ı yakasından yakaladığıgibi kaldırmış bağırsak kurtlarının başını döndürecek şekilde
sarsmaya girişmişti.
“Önemli, öhhö, Oğul, bıraksana yaa,” diye geveledi
Burak. Demek ki Oğul’u bir gün boyunca onun yanında
bıraksalar kekemelik problemi yok olup gidecekti.
“Oğuul!” diye o tarafa seyirtti hemen Melek Teyze.
“Ne demiştim ben sana, bak cimcik geliyor.”
Burak tekrardan yere konar konmaz dükkân
Hayriye’nin “Hii, ay şuna bakın şuna, yaşa be Burakçım,”
cümlesiyle sarsıldı.
Tabii ki bu bağırış Melek Teyzenin midesinin öfkeyle
burulmasına ve hasetle yanan gözlerinin yıldırım hızıyla o
tarafa dönmesine yol açtı. Aaah ah! Şişko papağan süper
bir parçayı tutmuş havada nasıl da sallıyordu kurumlana
kurumlana. Bunu göreceğine ölse daha iyiydi canım.
“Ay gördün mü Melek Hanım? Nasıl, yakıştı mı?”
diye diye kasaya doğru yürüdü Hayriye. Melek Teyze ona
cevap vermek yerine sinirini yok etmek için Oğul’a okkalı
bir tokat yapıştırıp dükkânın içlerine doğru kovalamayı
seçti. Diğer kadınlar kıs kıs gülüşürken Hayriye şovunu
sürdürüyordu.
“Yarın şunu giyip şöyle bir dolaşayım canım. Ha ha
haa. İsmi lazım değil, bazılarının da önünden geçeyim de
mosmor olsun kıskanç karılar...”
Buruş buruş derilerin arasına gömülmüş kıskançlıktan
kopkoyu gözleriyle hemen o tarafa döndü Melek Teyze.
Çevresindeki bazı kadınlar sanki o an Oğul’u bırakıp
kendilerini tokatlayacakmış gibi yanlara kaçıştılar.
“Ay, güleyim bari. Ayol sen Medrano Sirki’ne git yarın. Kapışırlar kız seni. Palyaço açığı varmış orda. Çirkin
papağan.”
Bu arada Hayriye hem parayı ödüyor hem de elini
göğsüne sürte sürte “Çatla da patla,” deyip duruyordu. Tabii,
bu çocukça, ilkokul seviyesine yakışacak tavırlar size
komik gelebilir, fakat bunlar o taraflarda hemen hemen
her gün yaşandığı için artık kanıksanmış gibiydi. Burak
da bıyık altından gülüyor, Oğul’dan da kurtulduğu için bir
kat daha neşeli veriyordu para üstünü...
Melek Teyze kaldırımları altları aşınmış topuklarıyla
doping iğnesi yapılmış yaşlı bir at gibi döverek ilerlerken
öfkesi görülmeye değerdi doğrusu. Butikte on beş dakika
daha eşelenmesine rağmen şöyle bir tane bile içine sinen
şey bulamamıştı. Gözlerinin önünde mütemadiyen o şalakuta
karının gülüşü oynayıp duruyordu. Oğul Tanrının
bağışı altıncı hissine sığınarak birkaç metre uzakta yolculuk
etmeyi yeğliyor, kıçını sağlama alıyordu bu arada. İşte
köşedeki seyyar satıcının önüne de bu koşullarda varıldı.
Küçücük Amasya elmalarını elinde evirip çevirecekken
birden kara yağız delikanlı o koca dudaklı ağzını açıverdi.
“Hoop ablacım, ellemek yok anadın mı!”
“Niye yavrum, senin mallarının dokunulmazlığı mı
var ayol, milletvekili mi bunlar?”
“İste, biz veririz ablacım,” dedi delikanlı boynunu
kasıp kaşlarını bilmişçesine kaldırarak, Oğul’un homurdanışına
pek de itibar etmeden.
“Tabii tabii, siz seçmeyi bizden iyi biliyorsunuz,”
dedi Melek Teyze hemen. “Kurtlar bize, elmalar size, ooh
ne âlâ.”
“Yok be ablacım, ne alakası var, benim mallarda bi
tane çürük bulamazsın, bi tane.”
“Ayol en başta sen çürüksün gerzek, otuz saattir boşu
boşuna konuşturuyosun beni. Çürük bulamazmışız! Niye
seçtirtmiyon o zaman?”
“Yok hanımabla, sen alıcı değilsin belli. Kavga etmeye
gelmişsin. Hişşt, hoop bırak arkadaşım.”
Oğul elmayı ağzına tıkıp sanki hiçbir şey yapmamışçasına
kıpırdamadan durdu. Otuz iki dişi birden apse
yapsa anca o kadar şişerdi yanakları. Satıcı çekik gözlerin
yuvalarında suçlu kıpırtılarla dönüşüne bakıp oğlanda bir
gariplik olduğunu fark etti ama bu onu pek ilgilendirmiyordu.
“Ohooo, bu ne yaa!”
“Ay ne olcak bi elmanı yediyse pinti herif. Sanki
tezgâhı battı.”
“Tövbe tövbe!” dedi satıcı derin bir nefes salarak.
Kıllarla çevrelenmiş yüzü bir anda kapkara olmuştu öfkeden.
“Sen bana sabır ver ya Rabbim.”
O sırada bir elma donk diye kafasında patladı. “Haysikiyim
lan nooluyo!”
Oğul şiş ağzıyla zorlukla nefes alırken anlamsız bakışlarını
seyyar satıcıya dikmişti ama eli hâlâ havadaydı.
“Hadi Oğul’cum hadi, uyma sen bu gerzeğe, gel gidelim,”
dedi Melek Teyze yavrusunu çekiştirerek.
“Haydaa, bi de biz gerzek olduk. Siktireceksiniz bu
gidişle bi taraflarınızı ama haa!”
Zınk diye durdu Oğul. İşin kötüsü Melek Teyze de
onunla birlikte durmuş ve genç adamın bir noktada birleşmiş
kalın kaşlarına dikmişti gözlerini.
“Ay zaten sinirim tepemde, bi de senle uğraşmayayım
şimdi mankafa.”
Adam göğsünü şişirip boynunu kırarak sordu. “Yoksa
ne yaparmışsın lan, ağzına sıçtığımının bunağına bak
anasını satayım.”
Melek Teyze bir sürü şey söylemeye hazırlanmıştı
ama buna zaman bulamadı. Oğul’un iki koca adım atmasıyla
kasılıp duran ve türlü mimikle etrafa tehdit saçan
herifin önüne konması bir oldu. Aradaki tezgâhı elinin
tersiyle ittirip devreden çıkardığında tam karşısında dımdızlak
kalan satıcı artık ona bakamıyordu maalesef. Bir
saniye kadar dehşet içindeki gözleriyle takozundan kurtulan
koca tezgâhın yokuş aşağı paldır küldür inişini izledikten
sonra “Vıyy, anam anam!” diye bağırarak koşturmaya
başladı. Oğul’un öne uzanan ağacımsı kolları boşluğu
kendine doğru çekmiş, sonra da birçok yerde anlamsızca
kurbanını aranmıştı. Dertli dertli ya da daha doğrusu şok
içinde aşağı koşturan adam aslında ne kadar da şanslı olduğunun
farkında bile değildi.
“Gel güzel oğlum, gel canım,” diye Oğul’u çekiştirdi
Melek Teyze.
Merdivenlere doğru hızlı hızlı adımlar atarlarken
aşağıda, galiba bir arabaya toslayan tezgâhın çıkardığı
ses, normal bir insanı dehşet içinde bırakabilirdi. Ancak
Melek Teyze, çoktan geçen gün aldığı lakerdanın bozuk
çıkmasından duyduğu kızgınlığa ve o bok çuvalına nasıl
dersini vereceğini düşünmeye yoğunlaşmıştı.
“Elma istiyom bea!” diye bağırmak istedi Oğul ama
ağzında zaten bir tane durduğu için dışarıya sadece ve sadece
garip böğürtüler döküldü.
Süha’nın ufak tefek şarküterisine geldiklerinde Melek
Teyzeyi bir gülme sarmıştı. Platonik âşığının, yani
yetmişlik vergi dairesi emeklisi Sezai Beyin kendisini görünce
nasıl da utanıp yolunu değiştirdiğini düşünüyordu
cık cık ederek. Demek sadece telefona yetiyordu şimdilik
cesareti. İlahi Sezai Bey!
Halbuki Melek Teyze bir an başka bir yere baktığı
için kaçırmış olabilirdi ama zavallı adam aslında onu görünce
heyecanlanıp aklında güzel bir selam kurgularken
geçen gün açılan çukura düşmüş ve iniltiler içinde orada
kalakalmıştı.
“Aleykümselam Süha Efendi,” diyerek, dükkânın dışındaki
tel bölmeye sokulmuş azgın bir dobermanla çarpık
bacaklı bir pitbullun dışarıya fırlamış bembeyaz dişlerine
aldırmadan içeri daldı Melek Teyze. “Noolacak senle
işimiz bilmiyorum?”
“Yine ne oldu yaa!” diye homurdandı Süha. Dökük
saçlarının altında, çenesine inik bıyıklarıyla, yüzü bir buldogdan
daha sevimli değildi. Koca rakı göbeğini ovalayarak
doğrulurken Melek Teyzeyi ne kadar sevdiğini belli
edercesine suratını buruşturdu. İşin doğrusu bu kadına
iyicene gıcık kapmaya başlamıştı artık. “Ne suç işlemişiz?”
“Ay ne işleyeceksin. Bu da düpedüz bozuk çıktı Süha.
Oğuul, çabuk buraya. Bir daha söylemiycem.”
Köpeklere havlamayı kesip içeri baktı delikanlı çekik
gözleriyle ama oradan ayrılmaya niyeti de pek yokmuş
gibi duruyordu. Pitbull da yaygarayı bırakmış, kokuları
kesik kesik burnuna çekerken kendisine pek bir benzeyen
bu iriyarı adamı izliyordu. Anlamsız suratı o an kendisinidışarı bıraksalar ne yapacağını hiç belli etmiyordu. Ya da
Oğul’u içeri soksalar, o ne yapardı acaba?
“Nasıl bozuk çıktı yaa?” dedi boğuk çiyan sesiyle
Süha dişlerinin arasından bir cıklama fırlattıktan sonra.
“Biz de evde bunu yiyoruz kardeşim. Sarıyer’den özel getirtiyorum.
Fıstık gibi lakerda, neyini beğenmedin.”
“Al işte,” deyip bir torbayı açarak cam kavanozu tak
diye bankonun üstüne koydu Melek Teyze. “Kokla bakayım
şunu.”
“Ne koklaması, lokum gibi şeyi ne koklıycam be!”
Süha elini kavanoza daldırıp üstteki lokmayı bir çabuk ağzına
yuvarlamış ve şapur şupur yalayıp yutmuştu. “Bu mu
kokmuş?” dedi sonra yalanarak. “Her şey böyle kokmuş
olsa keşke.”
Şaşkınlıkla karşısındaki soytarıya bakarken bir öfke
selinin yükselip benliğini ele geçirmesine zorlukla engel
oldu Melek Teyze. “Aaa, sen dalga mı geçiyon benle Süha
Efendi? Bir kulak burun boğazcıya git bence hiç vakit geçirmeden.
Ayol nasıl almıyon kokuyu? Şu dışardaki köpeklerin
önüne koysan bayılır gider körolasıcalar.”
Bilmiş gözlerini alaycı bir tavırla yaşlı kadına dikmişti
Süha. “Koku alıyorum kardeşim almam mı, mis gibi
lakerda kokuyor, mis!”
“Bana baksana sen!” diyerek kıçını yere indirdi Melek
Teyze. “Geçen gün peynir için de aynı çingene muhabbetlerini
yaptın bi şey demedim. Ay ne sinameki sinir
adamsın be. Beğenmedim ben kardeşim. Geri alıyo musun
almıyo musun sen onu söyle.”
“Almıyorum,” dedi Süha göğsünü şişirip burnunugıcık bir tavırla kaşıyarak. “Memnun değilsen başka şarküteriye
git kardeşim. Ben devamlı senin kaprislerinle uğraşamam.”
“Yaa, demek öyle,” dedi hiç beklemediği bu tavır
karşısında koca bir nefes salıp düşüncelere kapılan Melek
Teyze.
“Öyle kardeşim, beğenmiyosan başka kapıya. Anlaşılan
çok şımartmışlar sizi buralarda.” Önündeki tahtaya
eğmişti başını yine. Bir yeni kaşarı incecik dilimlemekle
uğraşıyordu kıllı, tombul elleriyle.
“Peki şimdi sana soruyorum Süha Efendi. Bunlar
son lafların mı?” Melek Teyze ellerini beline koymuş, zeki
gözlerle karşısındaki adama bakıyordu şimdi.
Başını kaldırıp “Öyle kardeşim, noolcak?” dedi Süha,
geçmişinden gelen bıçkın tavırlarla.
“Noolcak göreceksin,” dedi Melek Teyze pis bir gülüşle.
“Sen kiminle aşık attığını bilmiyorsun Süha Efendi.
Mahalleye gelir gelmez eceli gelmiş köpek gibi cami duvarına
işemenden belli. Melek Teyze kimmiş çok yakında
öğreneceksin.”
“Aman çok korktum.”
“Hahaayt, tavırlara bak! Derneğe adım atıp bir de
bıyığı sallandırınca tuttuğunu götüreceğini mi zannettin
şişko domuz. En çok üç gün içinde gelip önümde diz çökmezsen,
yalvarıp ağlamazsan bana da Melek demesinler.
Bak yazıyorum buraya.”
Götünü hışımla sallayarak çıkışa doğru yürüyen
yaşlı kadının arkasından sinirli suratıyla baktı Süha. “Bir
daha buraya gelirsen ayaklarını kırarım, söyleyeyim yalnız.” Sonra bıçağı hışımla karşı duvardaki reyona çarptı.
“İnsanı dinden imandan ediyorlar be!”
“Bekle sen bekle, kim kime naapıyormuş göreceğiz.
Yürü Oğulcum.”
Oğul köpeklere hırlamayı şak diye kesip annesinin
yanına çark ettiğinde içeriden de bir “Siktir git lan!” lafı
patlamış ama Melek Teyze çoktan planını yaptığı için o
tarafa bakmamıştı bile. Bu gerizekâlıyla daha fazla muhattap
olmasına şimdilik gerek yoktu. Oğul dönüp bir kez
daha havlama isteğiyle yanıp tutuşsa da kendisini çekiştiren
annesinin saçtığı negatif enerji beynini kara bulutlarla
sarıp düşünmesini engelleyince, koca adımlarıyla yan sokağa
seğirtiverdi.
Caddeyi sarmış korna gürültüleri arasında Oğul’un
sızlanmaları yokolup gidiyordu. Melek Teyze şahin gözleriyle
her yerde arayıp durduğu kozmetikçiyi tam da önlerinde
görür görmez kart sesiyle tüm gürültüleri bastıran
bir çığlık patlattı. “Aaa, bak burada varmış kız. Gel.”
“Köpeği istiyom annea,” dedi Oğul bir parmağıyla
burnunun derinliklerinde bir şeyler ararken.
“Ayol çeksene elini burnundan körolasıca aaa,” dedi
Melek Teyze oğlunun isteğini duymazdan gelerek. “Çek
çabuk!”
Yanlarından geçen çoğu kişi, nacizane istekleri sorulsa,
bu koca adamın en az bir on saniye daha elini burnunda
tutmasını tercih ederlerdi muhakkak. Oğul koca bir
öbek sümükle kaplanmış parmağını çıkarıp pantolonuna
silerek herkesin midesini kaldırdıktan sonra “Dur bea!”
diye kontrolsüzce bağırdı.
“Gel Allahın cezası. Ay çıldırıcam şimdi. Fıtık etçen
sen beni fıtık!”
Tabii, dükkândan içeri böyle paldır küldür ve bağıra
çağıra girince içeride kim varsa ilgisini çekecekleri
aşikârdı.
“Öhhö öhhö,” diye öksürdü birisi kalın kalın.
Gözlerini kısıp tezgâhın arkasında duran bol kıllı izbanduta
baktı Melek Teyze. Sonra aklında bir sürü soru
işareti dolaşırken yavaş yavaş iç bölüme doğru ilerlemeye
çalıştı.
Ama gömleğin üç düğmesini çözüp kılları dışarı fora
etmiş izbandut ağır bir şiveyle “Buyür, ne istediydün hanım
apla?” deyince durup tekrar adama baktı. Oğul da kapıda
durmuş, tüm ışığı keserek gölgesini tezgâhların üstüne
düşürmüştü.
“Ruj alacaktım evladım. Oğuuul, gel çabuk.”
“Öhhö. Ruj neyin kalmadu aplacım.”
“Ay, ruj nasıl kalmaz, şaka mı yapıyosun oğlum. Bak
hepsi şuracıkta duruyor.”
“Sen ne alacağıdın?”
“GoldenRose, gül kurusu evladım.”
“Hah, o kalmadı işte, ben annadıydım ne diyecağını
da ondan şey ettim.”
“Pastel de olur.”
“Iıh, o da yoh.”
“Aaa, üstüme iyilik sağlık. Max Factor!”
“Eee, o da yoh galba.”
Melek Teyze “Eeeh!” diye elini sallayıp tezgâhların
oraya giderken izbandut telaşla tezgâhın arkasından fırlamıştı bile. Kadına yetişemeyince patlak gözlerini belertip
suratına uzatılan ruja baktı bön bön.
“Hani yoktu oğlum. Ayol alay mı ediyon sen benle?
Aaa. Sende bir şeyler var ama ne?”
“Şeey, aplacım, bi yarım saat sonra gelivesen. Aha
burayı bana emanet ettüler, fakat şeyi şey edemiyom.”
“Neyi ne edemiyon?” dedi Melek Teyze şüpheli gözlerini
iyice kısarak.
“Fiyatları şey edemiyom aplacım.”
Ve yaşlı kurnaz gözler yakaladığı bir detayla sevinç
içinde parlayıverdi. Bir ter damlası o kalın boyundan akıp
kılların arasında kayboluvermişti.
“Tamam evladım tamam, sen sıkma canını,” diyerek
Oğul’u yanına çağırdı. İzbandut iyicene açılmış ve ferinin
kaçtığı bi güzel ortaya dökülmüş gözleriyle, yaşlı kadının
oğlunun kulağına bir şeyler fısıldamasını izlerken yeniden
tezgâhın arkasına yerleşmişti ve sabırsızlıkla masaya vurduğu
kalın parmakları bu ikilinin bir an önce dükkândan
gitmesini beklediğini gösteriyordu. Oğul bir altmışlık kadının
ağzından kulağını çekerek doğrulup büyülenmiş
gibi üstüne yürürken o hâlâ kafasında kurduğu cümleye,
yani ‘Hoşça kal aplacım’a fikslenmiş kalmıştı. Ama durumlar
hiç de umduğu gibi gelişmedi. Oğul tezgâhın öbür
tarafında durup, Melek Teyze biraz kamburunu çıkarmış,
merakla olan biteni izlerken izbandutun yakasına yapıştı
ve diğer eliyle karşısındaki takoz kafaya muhteşem bir
yumruk patlattı. Herif tam bir öküz olmasa, bu durumda
her normal insan gibi bayılır giderdi. Ama o, bir iki sallanıp
kirli sakala batmış kara gözlerini karşısındaki Çinli
bozmasına çevirdi kırpıştırarak
Melek Teyze “Hadi Oğuul, ne bekliyosun ayol!” diye
fısıldayıp, darbelerin devamının gelmesini desteklerken
bu sefer izbandudun yumruğu Oğul’un çıkık elmacık kemiklerine
inmiş fakat Oğul, diğer adamın tersine ne geriye
ne de ileri sallanmamıştı. O anda dükkânda olan birisi,
gözlerini ovalayıp bir sessiz sinema seyretmediğine kendini
inandırmak için uğraşabilirdi. Gerçekten de ortada ne
bağırış ne çığırış vardı. Ağızlar sıkıca kenetlenmiş, ortada
sadece kara yağız adamın burundan alıp verdiği içten soluklar
kalmıştı. İkinci yumruk suratında patlayınca ağzı
hafif açıldı ve iki tane diş bankonun üstüne düşüp kanlı
izler bırakarak yuvarlandılar. “Oyff!” sesi de adanayla
birlikte gelen acılı ezme gibi bir şeydi. Ama kanlı patlak
gözlerini ileri dikip bir yumruk daha savurmasını engelleyememişti
bunlar. Oğul hafifçe sarsılıp gözlerini iyice
açtıktan sonra dönüp annesine baktı, izbandutun yakasını
sıkıca tutmayı bırakmadan.
“Hadi oğlum, ne duruyosun ayol?” diye fısıldarken
hafifçe yaklaşıyor, bir yandan da çantasındaki elektroşok
aletini aranıyordu Melek Teyze.
Ağzından akan kanları yalarken belermiş gözlerini
odaklayıp bir kez daha Oğul’a kenetlendi izbandut. “Ananı
bellerim ulen yar...” diye bir küfüre girişmişken eli de
havaya kalkıverdi.
“Oğuul!” diye kızgınlığını ustaca kısık sesine yansıttı
Melek Teyze.
Böylece Oğul, dönüp iriyarı adamın suratına tam tamına
üç tane yumruk patlattı. Anında çuvala dönüşüp tüm
ağırlığını Oğul’un güçlü bileklerine bırakmıştı izbandut.Kendini yakışıklı buluyor olsaydı, uyandığında perşembe
pazarı görünümüne kavuşmuş o iğrenç yüzü ameliyat ettirmek
için hemen bir estetik cerrahına koşardı.
“Annea, bana vurdu bea!” diye bağırdı Oğul adama
bir tane daha çakarak. Yorgana vurulsa daha tok bir ses
çıkardı açıkçası.
“Hişşt, sus sus!” diye fısıldadı Melek Teyze elini telaşla
sallarken ve oğluna peşinden gelmesini söyleyerek
merdivenlerin olduğu bölüme doğru ilerledi. Arkasından
izbandutun yere çarpış sesini duyunca Oğul’un kendisini
izlediğini anlayarak rahatlamıştı. Alt kata inen merdivenlerin
yanında duran tezgâha baktı kurnaz gözleriyle ve
daha önce uzaktan müşahade ettiği gerçeği bir de yakından
inceledi. Biri ya da birileri çarpıp gözlükleri yere düşürmüş,
sonra da yerine koymadan yokolup gitmişti. Metalin
yerle buluştuğunda çıkardığı sesi takmadığına göre
ya sağırdı ya da başka bir şeyin peşindeydi Allahsız.
Hadi bakalım bismillah!
Merdivenlerden inerken kulağına garip sesler gelmeye
başlamıştı. İnilti falan mıydı acaba? Arkasında homurdanan
Oğul’a bir çimdik atıp kulaklarını biraz daha
açtı. Sesler seyrettiği filmlerden bir sürü sahneyle bağdaşıp
sayısız anlamlar yaratırken o topuklarını yere mümkün
olduğunca yavaş koymaya çalışarak inmeye devam
etti. Bodrumun kapalı kapısının önünde durduklarında
ne yapmaları gerektiğini düşünmeye çalışıyordu. O sırada
kesif bir fırça, yani “Sus lan, sus!” dikkatini çekti. Arkaik
nefes sesleri de kapının öte yanından bir çağrışım esintisi
üflüyordu suratına. Elektroşok aleti elinde kıpır kıpırdıMelek Teyzenin. Orada iğrenç bir şeyler yaşandığı belliydi,
ama ne? Kaç kişiydiler acaba? Polisi çağırmadan içeriye
dalmak doğru olur muydu?
Bütün bu sorular Oğul’un “Annea, ben sıkıldım bea!”
lafıyla anlamlarını da gizliliklerini de yitiriverdi.
“Ulan, kim!” seslerini duyarken beklemenin saçmalığını
idrak edip kapıyı açan Melek Teyze şakkadanak içeri
daldı ve gördüğü manzara karşısında kulaklarına kadar
kızardı bir anda.
Kel, şişko, aşırı kıllı bir herif bir kızı masanın üstüne
yatırmış bir güzel becermekteydi. Bacaklar havaya kalkmış,
insandan bir sapan oluşturmuştu. Toparlanıp pantolonunu
çekerken alkollü olduğu belli olan, kıpkırmızı ve
oldukça düşman bakışlarla adam, ‘canınıza okurum ulan’
sinyalleri göndermeye çalışıyordu.
“İmdaaat, tecavüz ediyorlar!” diye bağırdı süt gibi
beyaz bir vücuda sahip kız zayıf, titrek sesiyle. Ama bu
öyle bir bağırıştı ki ne yüzdeki yapay korku ifadesine ne
de içinde bulunulan duruma uyuyordu. Kapı açılır açılmaz
ortaya çıkan görüntü bir kez daha çakıverdi yaşlı dedektifin
beyninde ve kızın tırnaklarının girdiği şiş deriler midesini
hop diye kaldırıverdi.
“Sus lan orospu!” diye koca bir tokat çaktı pantolonunu
çeken adam. Kız yere düşüp Oğul’un önüne doğru
yuvarlanırken suratı gerçeküstü bir tablodan çıkmışçasına
yamuk yumuktu...
“Dur bakalım orda. Tutuklusun!” diye bağırdı Melek
Teyze sağa doğru hareketlenerek. Elindeki alete güvenemiyor,
adamı Oğul’la bire bir bıraktırmaya çalışıyordu.Tecavüzcünün, tipine bakıp bir şeye benzetemeyeceğini
düşünerek de ekledi: “Emniyettenim ben.”
“Ananızı sikerim ulen, orospu çocukları!” diye bağırdı
bu lakırdılara inanmayan adam. “Siktirin lan, çekilin
kapıdan!” Bir bıçak, metalin tehditkâr göz kırpışlarını
göndererek parıldadı elinde.
Lafın muhatabı Oğul o an ne ölümün soğuk yüzüyle
ne de kendisine yöneltilmiş tehditlerle ilgileniyordu. Paralize
olmuş delikanlının tek gördüğü bembeyaz, çıplak
bir bedendi. Hemen önünde, evet efendim, cıbıl cıbıl, ofş,
üşümüş gibi; elleriyle o yumuşacık memişleri sarmalayan
beden, nasıl da tatlı duruyordu...
Şişko, bıçağı ileri savurarak bir iki adım atarken Melek
Teyze panik içinde bağırdı. “Oğuul, dikkat et!”
Kapıyı koca bedeniyle tamamen kapatmış çocuğun
yüzüne yerleşen o tatlı gülüş, içine düştüğü hayallerden
sıyrılmasının ne kadar zor olduğunu açıkça gösteriyordu.
“Oğuul!”
Adam hüngür hüngür ağlayan kızın yanından geçip
gözlerini aşağıya dikmiş yarmaya bıçağı büyük bir iştahla
salladı. Çaat diye bir ses onun bu hareketine başarıyla
eşlik edecek ve hemen ardından o, şaşkınlıkla “Aah!”
diyerek büyük bir ağrıyla işlevsizleşen bileğine bakacaktı.
Melek Teyze elindeki aleti ustaca bir atışla odanın diğer
tarafına göndermiş ve adamın elindeki bıçağı bir sihirbaz
gibi yokedivermişti. Keşke savurunca da çalışabilseydi şu
elektroşok.
“Ananızı avradınızı!” diye bağıran adam Oğul’a müthiş
bir yumruk yapıştırdı. Sonra da hiç beklemeden pataküte girişti dev oğlana. “Çekil lan şurdan, yavşak! Çekil
laan!”
Melek Teyze şok aletinin peşine düşmüş, duvarın kıyısından
yavaş yavaş kayarken Oğul büyülenmiş gözlerini
kızdan bir türlü ayıramıyor, kıvrık dudaklarıyla utangaç
bir gülüşün açılışını yapıyordu. Üstüne akan darbeler, o
vuruşlar hayallerinde giriştiği eylemle bire bir çakışıyor
muydu ne?
“Oğuul, seni gerzek, vursana ayol!”
Iıh. Hiç bir ses oğlanın aşılmaz duvarlarını yıkıp geçemiyordu.
Melek Teyzenin kart çığlıkları sanki bir kuyunun
içine konulmuş, üstüne de tonlarca toprak atılmıştı.
Yüzünde, midesinde patlayan yumruklar da yavaşladı bu
arada. Akşamdan kalma şişko zorlukla nefes alıyor, yüzünden
kilolarca ter akıyordu yere.
İşte o sırada. Kız “Ay, lütfen uyan, imdaat!” diye
bağırdı. Onun sesi, kıpırdayan ağzı, kırpışan gözleri...
Oğul’un içine düştüğü hipnozu ortadan kaldıran şey oldu.
“Eee, ne var bea! Annea!” diyerek çevresine bakındı
Oğul.
“Vur oğlum şuna, hadi aslanım!” diye haykırdı Melek
Teyze elektroşoka bir adım daha yaklaşırken.
Oğul söyleneni kendince yorumlayıp üstünde teğel
dokuyan adamı kıçındaki kottan tutarak havaya kaldırdı
ve bir koç başı gibi duvara çarpıverdi. Çataa, sesi moğol
suratının memnuniyetle gerilmesine neden omuştu. Sonra
ilerledi ve yerde yuvarlanarak kendisine gelen adamı
bir daha tuttu.
“Döverim bea manyak!” Tekrar havaya dikildi adam.Oğul açısından bakılırsa, artık kımıldama becerisini tamamen
yitirmiş bir şeyi tutmak işini kolaylaştırıyordu.
“Dur oğlum, dur,” dedi Melek Teyze, ama bunun bir şeyi
değiştirmeyeceğini bilerek, yani iş olsun diye söylemişti.
Sonuçta adam duvarda pasta gibi patlarken kızın dehşet
içindeki çığlıkları bodrumun taş duvarlarında yankılarla
büyüdü...
Çekilişe katılmayı unutmayın :)
Bol şanslar...
a Rafflecopter giveaway

Keyifli okumalarınız olsun :)


2 yorum :

  1. mimlendin :)

    http://gevezekitapkurdu.blogspot.com/2014/09/zit-kitaplar.html

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
BLOG DESIGN BY BİR OTAKUNUN DÜNYASI