Mektupsever Ben :)

Konu başlığına ne yazsam bilemedim, saçma göründüyse affola :) 
Sabah ukitap'ta gezinirken bir konu başlığı takıldı gözüme: Karl Marx'ın Eşine Yazdığı Muhteşem Mektup. (Mektup roselee18 nickli üyenin paylaşımıydı, belirtmekte fayda var ) 
Mektup okumak gibi bir zaafım var, haliyle hemen girip okudum. Ve çokça da hoşuma gitti satırlar. Sizinle de paylaşayım istedim :)
Yürekten sevdiğim,
Sana yine yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.
Kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olunca her şey ayırt edilmeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlarmış. Küçük tedirginlikler onlara yola açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayasıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyümesine yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. Aşkımda öyle...
Zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve çzel izlenimlerimde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil, sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor...
Dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrene sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.
Hoşçakal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim.
Senin, Karl
Manchester, 21 Haziran 1865
 Esasında itiraf edeyim bu tarz mektupları okumayı çok sevsem de diğer yandan kendimi kötü de hissetmiyor değilim. Çünkü çok çok özel bir şeyi izinsiz paylaşıyoruz bir nevi, her ne kadar sahipleri hayatta olmasa da. Şahsen benim sahibine bile okutmadığım mektuplarım varken ve bunları birilerinin okuduğunu düşünemezken başkalarının en mahremine böyle fütursuzca dokunuyor olmak kötü hissettiriyor. Neyse bu detayı belirtip vicdanımı rahatlattıktan sonra devam edeyim :)

Marx gibi katı felsefi söylemleri olan bir adamdan bu denli romantik bir mektup beklemediğimi itiraf etsem bana kızar mısınız :) Satırları beğenmiş olmamın nedeni benim umutsuz bir romantik olmam değil, adamın sahiden duygulu ve güzel yazması bence. Gerçi ben umutsuz bir romantiğim orası tartışmasız bir gerçek :)
Malumunuz Ahmed Arif'ten Leyla Erbil'e Mektuplar'ı da böyle bir heves, beğenerek okumuştum. Kaldı ki bu benim mektup fareliğimin tek örneği de değil.
Yine Cemil Meriç'in Lamia Hanım için kaleme aldığı Jurnal'in ikinci cildinde bulunan mektuplar vardır ki muhteşemlerdir. Birini paylaşayım mesela :

Sevgiliye:
“Gök de sensin, yerde sensin!
Hem alansın, hem verensin!
Hem çiçeksin, hem derensin!” diyor.
Mektubunu okurken o Keşmir’li dilberi hatırladım. Kelimelerinde ezeli Nur’un en muhteşem lem’aları. Birden bir vahada buldum kendimi; bir çöl akşamı ve gök kubbede gülümseyen yıldızlar. Kelimelerin mektupdan gök’e uçtu, gök’e, yani gönlüme. Kelimelerin musiki oldu. Tevrat haklı: önce kelam vardı, kelam, yani sen.
Bütün kitaplar yavan, bütün şiirler soluk, bütün şarkılar ahenksiz. Zirvelerdesin, büyük mustariplerin, büyük ermişlerin, büyük ruhların kanat çırpdığı zirvelerde. Ve kendimden utanıyorum, ben toprağım, sen arş. Ben ten’im, sen gönül. Ben alev’im, sen ışık. “Ben sen’im” diyorsun. Saçlarımı okşamak istediğin zaman, kendi saçlarını okşa. Lal Ded’i hatırladım, gerçekde Lal Ded sensin, her asırda başka bir adla tecelli etmişsin.
Leyla bir tomurcuk, sen bir muhteşem gül. Leyla bir mısra, sen bir destansın. Leyla bir kıvılcım, sen bir şafaksın. Leyla bir tecessüs, Leyla bir masal, Leyla yaşamayan, Leyla bir yarım.
Hangi sevgili seninle boy ölçüşebilir? Lamiam benim. Sen doyulmayan,sen kanılmayan, sen rüya, sen gerçek.
Romeo’yu düşündüm ve güldüm. İmtihandan geçmeyen bir sevgi, bir saman alevi. Artık yirmi beş yıl önceye dönmek istemiyorum. Senin yanında zaman yok. Elest bezminden beri dudak dudağayız, seni kaburgamdan yarattım, hayır, gönlümden yarattım, kafamdan yarattım, belki de ben senin kaburganım. Cennette beraberdik ve ismin Havva’ydı. Yirmi beş yıl önce yine beraberdik. Ad’ın bilinmeyen’di, özlenen’di.
Yirmi beş yıl önce yine beraberdik, geceleri rüyalarımı süslüyordun, gözyaşlarımda sen vardın. Her kadında seni arıyordum.Yirmi beş yıl önce adın hasret’ti, sonra ümit oldu. Seni bulmadığım için, seni bulamadığım için gözlerim kapandı. Seni düşünerek intihar etmedim. Yirmi beş yıldan beri senin için yaşıyorum Lamiam.

Her kitabımda sen varsın. Hind’i ben yazmış olamam. Bende güzel olan ne varsa, senin ilhamın. Bende büyük olan ne varsa senin eserin. Sen günahlarınla bensin, ben faziletlerimle sen. Levislerini takdis ediyorum. Onlar olmasa insandan çok tanrıya benzerdin ve sana yaklaşamazdım. Teninle kadınsın, sesinle Tanrı. Istıraplarımı takdis ediyorum. Senin bende sevgiye layık bulacağın tek büyük taraf ıstıraplarım, ıstıraplarım yani sensizlik.
İki gündür çocuklarınla beraberim. V. çalışıyor, yarın gelecek. Hepsi iyi. Onlarla beraber olmak içime su serpiyor, dinleniyorum, öksüzlüğümü unutuyorum ve hayat geçiyor. Evet Lamiam, benimki nankörlük. Onbir gün, onbir gecede bütün hazları yaşadıktan sonra yanıp yakılmak; ama cennetten kovulan Adem’in şikayeti bu.
Arzularımı susturamıyorum. Şımarığım, yaramazım, alçağım. Sel yatağına çekilmedi henüz. Mektuplarınla yaşıyorum. Garip bir hayat bu, seninle yatıyor, seninle kalkıyorum, ama yine de mütehassırım, yine de Lamiam benim, bütünüm, kemalim, zindanımı aydınlatan ışık, gözbebeğim.
Sana yolladığı kitaplardan utanıyorum. Sen bütün kitaplardan daha derinsin, sana yazdığım mektuplardan utanıyorum, kendi kendini oku. Muhammed’e nasıl iman ettiklerini anlıyorum. Tek mucize kelam. Kelam, yani sen.
Sabahleyin uyandığım zaman ezanı dinliyorum, sonra şarkılar söylüyorum sana.
Öperek…
Kelimelerin dizilişi, sevgilinin oturtulduğu o ulvi yer... Duygulardaki samimiyet... İnsana hem 'Keşke bana yazılmış olsaydı' diye iç geçirten, hem kendi duygularını bulabileceği kadar tanıdık gelen, bazen beceriksiz hissettiren; ama bir şekilde içimizde bir yere dokunan satırlar.

Ahmed Arif'in Leyla'yı, Cemil Meriç'in Lamia'yı, Kafka'nın Milena'yı, Nazım'ın Piraye'yi oturttuğu yer, gördüğü göz... Okudukça insanın aşka olan inancı tazeleniyor. Diğer yandan kendi noksanımızdan utanıyoruz. Sonu hazin olsun ya da olmasın, o satırlardaki sevda muhakkak yüreklere dokunuyor. O kadar belli ki yürekten kopup geldikleri...
*Biliyorum, güçlü değilim, yazmasını da beceremiyorum şimdi, biliyorum uzun sürmeyecek, ama dayanamam; kişi yürek çarpıntısız yaşayamaz, yüz çevirdiğin sürece çarpmaz yüreğim Milena.
*Şimdiye kadar hayata dayanamayacağımı aklımdan geçirir, kendimden utanırdım. Oysa sen şimdi bana dayanılmaz şeyin yaşam olmadığını kanıtlıyorsun.
*Çektirme, öldür beni, öldürmezsen katil sayılırsın
*Uzaktaki bir insanı düşünebilir ve yakındaki bir insanı elimizle tutabiliriz, geri kalan her şey insan gücünü aşar. Ama mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen öpücükler yerlerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları. Bu zengin besin sayesinde görülmemiş derece çoğalırlar. İnsanlık bunu hissediyor ve buna karşı savaşıyor; insanlar arasındaki hayaletli iletişimi olabildiğince kesmek ve doğal bir ilişki biçimine, ruhların huzuruna kavuşmak için demiryolunu, arabayı, uçağı icat etti, ama hiçbir şey işe yaramıyor, belli ki bunlar uçurumdan düşerken yapılmış icatlar, karşı taraf ise çok daha sakin ve güçlü, mektuptan sonra telgraf icat etti, telefonu, telsizi. Hayaletler açlık çekmeyecekler, ama biz telef olacağız.
Franz Kafka / Milena’ya Mektuplar
Evet evet, bu adamlar cidden yaşamışlar ve de gerçekten aşık olmuşlar. Kurgu veya hayal değil kaleme akıttıkları... ya da öyle mi? Ben yine de birinin başka birini bu denli büyük bir aşkla sevebileceğine inanmak istiyorum. İnancıma bir gedik daha açmak işime gelmiyor ne yalan söyleyeyim :)
Yalnız kaleme alanların genellikle(!) erkek oluşlarına da dikkat çekmek isterim :) Keramet ilham olanda mı ilham alanda mı bilinmez tabi...

*... anlıyorum ki uzun senelerce ömrümün üç ihtirası olacak: seni uzaktan görmeye mahkum olmanın acısı, kitaba doyamamak, istedigim gibi yazamamak...
* ...mektubum kısa. cunku bu bir mektup degil, senden habersiz kalmanın ıstırabı...
*seni nasıl seviyorum biliyor musun? ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, lenin’in inkılâbı ve inkılâbın marx’ı sevdiği kadar, velhasıl seni nazım hikmet’in hatice zekiye pirayende piraye’yi sevmesi gibi seviyorum
Nazım'dan Piraye'ye Mektuplar 
Gerçi satırlar bitip gerçeklik tekrar acı yüzünü hatırlattığında dalıp gittiğimiz ütopya -kendi adıma- dağılıveriyor o ayrı. Bunun en somut örneği benim için Nazım Hikmet'tir.

çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum
dediği kadına Münevver'le ihanet edişi lise yıllarımın en büyük hayal kırıklığıdır. Halbuki ne büyük bir hayranlıkla okumuştum Piraye'ye Mektuplar'ı...
Yani gördüğünüz üzere kendimi 'Mektupsever' addetmekte haksız sayılmam :)
Evet... Çenem düştü yine farkındayım :) Daha fazla gevezelik etmiyorum... Eğer buraya kadar sabredip, okumaya devam ettiyseniz kutluyorum sizi :)
Belki düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz... Yorum bırakınız efendim :)

Keyifli okumalarınız olsun :)

2 yorum :

  1. Ben de çok severim mektup okumayı...ama bana gelenleri :) Bir de yazmayı çok severdim ama artık kimse kimseye mektup yazmıyor ne kötü :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Burcu böyle yayınlanmışları okumaya zaafım var benim acıcık :P
      İnternet icat oldu mertlik bozuldu, mektup falan hak getire artık :(

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
BLOG DESIGN BY BİR OTAKUNUN DÜNYASI