Göze Alamadığım (Tek Solukluk Hikaye)

"Birkaç ay evvel bir yarışma için karalanmıştı bu satırlar :) Yarışma sonucu hüsran oldu, ben de buraya ekleyeyim dedim. Bakın bakalım nasıl olmuş? Kısa hikaye yazmak uzununu yazmaktan daha meşakketli bence, o yüzden eksikleri var. Ama yine de durum hikayesi yazmayı denemeyi, karakter duygularını verebilmeye çalışmayı seviyorum. Okursanız birkaç kelam edin olur mu :)"

-:- -:- -:- -:-

Ne gözümü alabildim, ne göze alabildim…
Can Dündar

Tüm ipleri dengede tutan incecik bir çizgi vardı hayatta. İncecik bir çizginin kaderine terk edilmişti alınların yazgısı… Ki yazgı denen, acının girdabına saplanıp kalmışlıktı çoğu kez. Genç kadın başını çevirdiği camdan dışarısını izliyor gibi görünüyordu; lakin hiçbir şey gördüğü yoktu. Tek uğraşı birkaç santim uzağında duran adama takılmasındı bakışları… Tek gayreti bunaydı… Çünkü biliyordu: Tek bir an bakarsa oraya, gözpınarlarını zorlayan yaşlar firar edivereceklerdi. Dişleri birbirine kenetlenmiş, çenesi kaskatı kesilmişti. Elleri kucağında birbirlerinden güç almak istercesine kavuşmuştu kavuşmasına ya, hiçbir şeyin daha güçlü hissettireceği yoktu. Hiç olmadığı kadar güçsüz ve yenik hissediyordu kendini… Beyaza kesen ellerinin de kuvvet vereceği yoktu işte ona; ama bir an bile gevşetse hücrelerini, amansız bir titremeye esir olacağının farkındaydı kadın; tüm gayreti yalnız kalana kadar tutabilmekti kendini.

Araba iki bina arasına yerleştirilmiş, birkaç aracın sığabileceği otoparka girip usulca durduğunda yanındaki adamın inmesine fırsat bırakmadan süzüldü yolcu kapısından dışarı. Gereksiz nezaket gösterilerine ihtiyacı yoktu… Hele tüm zırhını sarsacak bir şefkat gösterisine hiç… Yine de mani olamadı adamın hızlı adımlarla yanına gelip koluna girmesine. Tenine değen ten vücuduna binlerce amperlik bir akım saldı sanki, tüm hücreleri dağlandı tek bir elin dokunuşuyla. Kendini bile şaşırtan bir hızla kolunu kurtardı kavrayan elin sıcaklığından. Bakışlarının temasına bir an bile izin vermeden “Gerek yok, kendim yürüyebilirim” dedi.

Sözcüklerinin yaratacağı etkiyi izlemek istemiyordu genç kadın. Adamın yüzüne çizgi çizgi yayılacak hayal kırıklığını görüp de içinin acımasını istemiyordu. Susmaya çalışırken farkına varmadan birbirine yaklaşan kaşlarının çatılışını izlemek, aralarında oluşacak o ince çukura kırgınlıklarını bırakmak da keza… Tutunabileceği bir kırgınlığı kalmıştı, o da öyle yapıyordu. Can havliyle sarıldığı o hissi bırakmıyordu…

Adamın bir adım uzaklaşışı iç rahatlaması hariç her şeyi sundu kadına. Bir parça burukluk, bir parça daha kırgınlık, her daim olduğu gibi çağıldayan bir özlem… Hani burnunu sızlatan cinsten… Gözkapakları birer perde gibi inerken bakışlarına, derin bir nefes çekti ciğerlerine. Ama sanki ulaşmadı o soluk hiçbir yere, zira nefessiz kalmış gibi yanan ciğerlerine başka açıklama getiremiyordu. Birkaç saniyelik o duraksamanın ardından kendine kızgınlığını katlayıp adamın apartman kapısını açmasını bekledi. Ağır demir kapının kendisi için ilk açılışı değildi bu belki ama yine de huzursuzca girdi açılan o kapıdan içeri. Asansöre bindiklerinde de evin kapısını aralayıp içeri süzüldüklerinde de geçmedi hissettiği huzursuzluk. Bir yabancı gibi hissediyordu kendi evinde ilk defa. Aylardır içine huzur salan dört duvar burası değildi sanki… İçindeki bu huzursuzluğu bir irin gibi gittiği her yere taşıyacağını ilk o an fark edebildi. Ve bu biraz daha berbat hissetmesine neden oldu, sanki daha fazlası mümkünmüş gibi…

Adamın elindeki çantayı vestiyere bırakışını belirli belirsiz duydu. Bir an bile duraksamadan yatak odasının yolunu tuttu. Mümkün olsa sıcak suyun altına girip saatlerce çıkmamayı tercih ederdi; ama ruhuna bulaşan bu kirlenmişliği hiçbir şeyin temizlemeyeceğini biliyordu. Adamın sabah acemice serdiği şilteyi kaldırıp usulca süzüldü yatağın içine. Uca, en uca yanaşıp mümkün olduğunca büzüldü; küçülmek ister gibiydi, yok olmayı diler gibi… Yüzü pencereye dönüktü genç kadının. Büyük camlardan gökyüzü görünüyordu, masmavi bir gök… Gözüne değen mavi umut demek değildi bu kez onun için, oysa maviyi umudun rengi sayardı kendini bildi bileli. Sanki gri bir gerçeğin çaresizliğine kurban etmişti umudun mavisini bu kez. İçindeki burukluğa daha fazla dayanamayıp kapattı göz kapaklarını. Mümkün olsa gün ışığından da mahrum edecekti kendini, içinin karanlığına gömülüp payına biçtiği kedere gömülecekti. Ki biliyordu, bu bile yetmezdi diyetini ödemeye…

Odada bir çift adımın daha sesini işittiğinde daha sıkı yumdu gözlerini. Göz kapağının altından kayan bir damla yaşı belli etmemeye çalışarak yastığına bastırdı. Yatağın diğer tarafının çöküşünü, yanına süzülen sıcaklığı hissettiğinde kaskatı kesildi. Başka zaman olsa kendi isteğiyle süzüleceği sıcacık kollar bedenine değdiğinde “Dokunma” dedi kendisinin bile yabancıladığı bir sesle.
Beline dolanan kolun da kendi bedeni gibi taş kestiğini hissetse de umursamamaya çalıştı.
“Dokunma” diye yineledi bir kez daha.
Aynı anda süzüldü bir damla daha gözpınarından. Sesi de onu ele verircesine titremişti üstelik… Ama adamın onu duyar gibi bir hali yoktu. Biraz evvel donup kalmış o kol sarmaladı kadının belini sıkıca. Duyduğuna itiraz edercesine sahiplendi dokunuşu elinin altındaki bedeni. Hemen ardından sırtına değen göğüs kafesini duyumsadı kadın, başının üzerine yerleşen çeneyi… Saçlarına karışan soluğu… Burnuna dolan o tanıdık kokuyu… Duyumsadığı her ayrıntı bir delik daha açtı zırhında ve ilk hıçkırık kaçıverdi dudaklarında. Bedeni sarsılınca daha bir sıkı kavrandığını hissetti. Ama ilk kez adamın dokunuşu ruhuna ulaşmadı… Sarmalanan bir tek bedeniydi ve kadın bütün hücreleriyle farkındaydı adamın bir daha asla ruhuna dokunamayacağının.

İşe yaramayacağını bile bile çırpındı sarmalandığı o kollardan kurtulmak için. Adamın da en az onun kadar inatçı olduğunu unutuyordu işte bazı bazı.
“Bırak” dedi tüm bedenini gözyaşlarının istilasına teslim etmeden hemen evvel. “Seninle sarabileceğim bir yara değil bu, bırak beni”

Sesinin kendi kulağına dolduğu kadar çaresiz çıkıp çıkmadığını bilmiyordu, umursamıyordu da. Tek istediği tenini dağlayan o dokunuştan kurtulabilmekti zira. Tek dileği aynı günahı paylaştığı bu adamdan uzaklaşabilmekti.

“Bırakamam”
Adamın sesi belirli belirsiz kulaklarına dolduğunda bir hıçkırıkla daha sarsıldı bedeni. Ellerini yüzüne kapatıp sesini de katık etti gözyaşlarına. Aynı sözcük kulağına her iliştiğinde biraz daha arttı ağlamasının şiddeti. Tüm kelimeleri tükenmiş de bir tek ‘Bırakamam’ dudaklarına mühürlenmiş gibi hep aynı sözcüğü fısıldayıp durdu adam. Tek bir sözcük sessiz bir isyan başlattı kadının yüreğinde.

“Sen zaten bıraktın beni” diyemedi… Üşüyen ruhunun sebebi olduğunu söyleyemedi adama. Sadece ağladı… Bedenine dolanan kollar kendine olan nefretini biraz daha büyütürken, akan her gözyaşı günahını yüreğine biraz daha kazırken yok olabilmeyi diledi içinin ıssızlığında.

***

Çocukken birinin kanayan dizlerine sebep olmaktan farklıydı yetişkin birinin yaralarına neden olmak. Kollarının arasında sıkıca tuttuğu kadın  “Seninle sarabileceğim bir yara değil bu, bırak beni” dediğinde, kendisinin sebep olduğu bir yaraya yara bandı olamayışını anlayamadı adam. Nasıl olurdu da kendi açtığı yarayı sarması mümkün olmazdı? Kadının aralarına setler örüşüne nasıl olur da seyirci kalabilirdi? Nasıl ki kanayan bir dizin sızısı üfleyince geçmiyorsa, sarılınca iyileşmiyordu hiçbir yara. Kadının yıllar evvel öğrendiği bu gerçeği bilmiyordu henüz adam; ama öğrenecekti. Öğrenmek zorunda kalacaktı… Hayat denen kanattığın dizlerle, kırdığın kalplerle, açtığın yaralarla yüzleştirmeden adam etmiyordu kimseyi.

Günlerce sözsüz bir anlaşmaya uyup, derin bir sessizlik büyütürlerken aralarında en çok bundan korkmuştu adam. Kadının duvarlar örmesinden ve kendisinin onların ardında kalmasından… Yanılmamak ömründe ilk kez rahatlık vermiyordu ruhuna. İstediği bu değildi çünkü… Aralarına girecek mesafelere tahammülü yoktu. O mesafeler ruhunu susuz bırakıyordu sanki. Ama daha en başından, vereceği kararın beraberinde bunları getireceğinden korkmamış mıydı? İçten içe biliyordu bunları yaşayacaklarını… Yine de kadının kendisine duyduğu aşka güvenmişti. Ne yaparsa yapsın gitmemişti genç kadın, bu kez de gitmeyeceğini düşünmüştü. Yanıldığını derin bir iç sızısıyla idrak ediyordu…

Kollarının arasındaki beden hıçkırıklarla sarsılırken sadece sarılmaya devam etti. Ne yapacağını bilemiyordu… Söyleyeceği sözleri tükettiği nadir anlardan birini yaşıyordu. Kadının gözyaşları soluksuz bırakmıştı onu. Hiç bu denli sarsılmış görmemişti ki kadını… Hiç bu denli uzak, bu denli vazgeçmiş görmemişti… Hiç bu denli ırağında kalmamıştı onun. Öylesine güvenmişti ki kadının onu yüreğinin başköşesine oturtuşuna, hiç ihtimal vermemişti. Şimdi kapı dışarı edilmiş bir çocuk gibi hissediyordu kendini. Ardında kaldığı kapıların bir daha açılmaması ihtimali çıldırtıyordu onu.

Ağzından döküleceklerin bir şeyleri değiştirip değiştirmeyeceğini bilemese de “Bırakamam” dedi. Kadının duymak istediğinin bu olup olmadığını bilmiyordu; ama içinden geçen tam olarak buydu. Bırakamazdı… Bırakamamıştı… Mevzu bahis ondan vazgeçmek olduğunda becerememişti adam, denemişti… Ağzından her “Bırakamam” dökülüşünde yüreğinin bildiğini tüm hücreleriyle idrak etti. Kadına değil de kendisine söylüyordu sanki. Vazgeçilmezimsin demenin başka bir yoluydu bırakamam demek… Sevdiğini söyleyemeyen beceriksiz bir dilin sevdiğini itiraf edişiydi sanki.

Kollarının arasında hıçkırıklarla sarsılan bedeni sararken, kendi gözlerinden süzülenler de kabullenişin yaşlarıydı. Onun kabullenişi, kaybedişin peşinden gelmişti. Genç kadın ağlamaktan sızıp kaldığında dahi kendi gözlerine söz geçiremedi adam. Başını gömdüğü saçların ılıklığı bile teselli değildi ona. Kadın uyandığında olacakların korkusu sarmıştı benliğini… O günden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi kalmayacağının farkındaydı. Tanıştıklarından beri ilk defa, dokunuşu ulaşmamıştı kadının ruhuna. Hissetmişti… Dokunuşu kadının tenini aşamamıştı… Aldığı kararın yıkımıyla yüzleşme vaktinin geldiğini biliyordu. Bundan böyle yapacağı hiçbir şeyin olacakları değiştirmeye yetmeyeceğini bildiği gibi…

***

Saatlerce hıçkıran bedeni ne denli yorgun düşmüş olursa olsun uyuyamayacağını biliyordu kadın. Uzunca bir süre uyuyamayacaktı, farkındaydı. Gözlerini her kapatışında binlerce kâbusu konuk edecekti artık. Gözlerinin uyku tutmazlığına rağmen, göz kapaklarını aralayıp da yanı başındaki adamla yüzleşmeye hazır hissetmiyordu kendini. Hazır hissetmedikçe daha çok siniyordu yattığı yerde… Adam onu uyuyor sanadursun; kadın, yapacağı konuşma için güç topluyordu.

Adamın uyumadığının farkındaydı… Düzenli değildi alıp verdiği nefes; kâh derin bir iç çekişle bölünüyordu ritmi, kâh gamlı bir oflamayla. Tam sırtında adamın göğsünün sıcaklığını hissediyordu. Başka zaman sığınıp başını tam da o ılıklığa gömmek isteyeceğini bilerek, kendine ihanet ettiğini hissederek uzak kalmaya çalışıyordu. Adamın karnının üzerinde birbirine kenetlenmiş elleri tam da bu isteğini gerçekleştirmesine yardım edercesine içini daha bir eziyordu genç kadının. O eller derin bir yoksunluğu hatırlatıyordu. Dokunuşun altındaki, varlığını bildiği boşluk daha da beter hissettiriyordu. O boşluk ki bir daha hiç dolmayacaktı biliyordu kadın… İçindeki bu yoklukla beslenecekti kendine olan nefreti.

Derin bir nefes alıp kıpırdandı pençe gibi sarılmış kolların arasında. Aralarındaki sessizliği bitirme vaktiydi şimdi. Adamın kolları bir parça gevşeyince üzerindeki şilteyi kaldırıp çıktı yataktan. Adamın da peşinden ayaklandığını hissetse de duraksamadan pencere önündeki berjerlerden birine oturdu. Onun bir yere gitmediğini gören adam tam karşısına, yatağın üzerine ilişti. Belli ki o da bekliyordu bu konuşmayı. O sabahtan beri ilk kez adama dikkatle bakma izni verdi kadın kendine. Her daim anımsadığı derli toplu halinden eser yoktu adamın. Dağılmıştı belli ki… Ve onun bu dağılmış hali ilk kez rahatlattı kadını. İçi tuzla buz olmuş sırça bir saray misaliyken, onun karşısında derli toplu kalışına dayanamazdı zaten. Kopan bir ipin saçtığı birer boncuk gibi birbirlerinden en uzağa savrulduklarını bilirken, dağınıklık en doğru tanımdı ruhlarına.
“Gitmeni istiyorum” dedi bir an bile tereddüt etmeden.
Bakışlarını tek bir an bile kaçırmadı adamın bakışlarından. Adamın, hayatlarını değiştiren kararı söylerken bakışlarını kaçırmasının aksine hiç kesmedi göz temasını. Ve an be an seyretti o bakışlara yerleşen hayal kırıklığını. O gün gözlerine bakmayı denese kendi gözlerinde de aynı hayal kırıklığıyla mı karşılaşacaktı adam acaba? Merak etmeden duramadı… Lakin biliyordu; o gün kulaklarına dolanları idrak ettiğinde hissettiği tek şey hayal kırıklığı olmamıştı kadının. Çok daha fazlasıyla baş etmek zorunda kalmıştı o… Çok daha sancılısıyla…

“Gidemem…”
İçine düştüğü ne denli büyük bir hayal kırıklığı olursa olsun gidemeyeceğini biliyordu adam, ağzından da başka türlüsü dökülmedi zaten. Kafasını hararetle iki yana sallarken bir kez daha yineledi. Karşısında oturmuş, buz gibi bakışlarla gitmesini isteyen kadının çaresizliğini anlamasını diliyordu.
“Gideceksin…” dedi kadın bir kez daha, sesinin bu denli sakin çıkmasına kendi bile şaşarak. Adamın kafasını iki yana sallayışını umursamadan devam etti: “Sen zaten hiç gelmemişsin!”

Bir kez daha soru işaretlerine esir düştü genç adam. Nasıl olur da gelmemiş sayardı kadın onu? Hiç gelmemişse, gitmemek için bu gayreti niyeydi? Gelmeyen biri gitmemek için çırpınır mıydı?
“Gidemem Gökçe” dedi bir kez daha.

Oysa tam da ağzından dökülenler gibi düşünüyordu genç kadın. Eksiği vardı ki fazlası yoktu düşüncelerinin… Aylardır bir hayali yaşadığını yeni fark ediyordu. Aylardır kendini kandırmıştı belli ki. Eğer gelmiş olsaydı adam, kadının içi bu kadar parça parça olabilir miydi? Kendisini esas yıkanın onun yanılsamadan ibaret varlığı olduğunu anlayabilseydi adam, ağzını açıp da ‘Gidemem’ diyemezdi. Gözlerine yerleşen hayal kırıklığından utanırdı en çok… Dâhil olmadığı bir hayalin kırılmışlığının vebalini kadına yüklemeye çalışışından utanırdı.

“Tam da oturduğum yerde oturmuş gözlerime bakmaya bile cesaret edemeden ‘Yapamayız’ dediğin gün gittin sen benden Emre. Dönüşü olmayacak şekilde hem de… Gitmek de değil aslında… Girmeye cesaret edemediğin o kapıyı sonsuz dek kapattın arkandan. Atlamaya cesaret edemediğin eşikten döndün… Sen aylardır kendini esir ettiğin arafı terk ederken beni cehennem ateşlerine savurdun. Verdiğin kararın bizi bitireceğini biliyordun inkâr etme. En az benim kadar görmüştün o gün bittiğimizi…”

Ağzından dökülen her bir sözcüğün adamın başını tıpkı o günkü gibi eğdiğini görünce bir parça daha bilendi genç kadının öfkesi. Dudağını kıvıran acı tebessüm gözlerine ulaşmadı… O tebessümün soğuğu içini ayaza kesti. Yaz ortasında zemheri soğuğu musallat oldu ruhuna… Ve bir zemherinin alacasına bıraktı tüm olmamışlığını.
“Ben böyle olsun istemedim” dedi adam yeterli olmayacağını bilerek; ama anlaşılmayı dileyerek. Başını kaldırıp da karşısındaki kadının gözlerine bakmaya cesaret edemedi. Aylardır etrafında dönüp durduğu gerçeği bu kadar çıplak kabullenmeye cesareti yoktu çünkü.

Adamı terk eden cesaret kadına yoldaş olmuştu sanki o dakika. O gün içine dolan tüm karanlık dudaklarından dökülüyordu şimdi. Boğazına dizdiği tüm kelimeler firarlarını gözlüyorlardı.
“Ne istedin peki Emre? Karşıma geçip tüm çaresizliğimi bir bir sıralarken, tutunduğum tüm dalları teker teker kırarken ne istediğini biliyor muydun? Yoksa ne istemediğinden mi emindin?”

***

Hayatının en mutlu gününü sorsalar, yaşadığı gün sıralamaya bile girmezdi. Kendini hiç bu denli arada kalmış hissetmemişti. İçinde yüzlerce duygu birden seferberlik ilan etmişti sanki. Hangisinin daha ağır bastığını, tam olarak nasıl hissettiğini bilemiyordu kadın. Aldığı hayatının en mutlu haberi olsaydı içindeki bu endişe düğümü orada olmazdı; ama diğer yandan en kötü haberi olsaydı derinlerinde bir yerde cılız da olsa yanan umut ışığı göz kırpmazdı ona. Araf dedikleri bu olsa gerekti… Daha hastaneden dışarı adımını atar atmaz telefonu eline alıp tek kelimelik bir mesaj yazdı. Eli gönder tuşuna dokunduğunda içinde bastırılması gereken milyonlarca endişe dans ediyordu. Yine de eve vardığında orada olacağını biliyordu kadın. O tek kelime adamı eve getirmeye yetecekti. O kadarcık olsun tanımıştı onu…

Nitekim eve varıp da yatak odasına girdiğinde yanılmadığını gördü. Adam pencere önündeki koltuklardan birine oturmuştu. Dirsekleri dizlerine dayanmış, yüzü ellerinin arasına gömülmüştü. İçeri girer girmez ortamdaki gerginlik tüm hücrelerini sarmıştı kadının. İçindeki endişeyi körükleyip daha berbat hissetmesine neden olmuştu adamın o hali. Kadın kendi karmaşasını adlandırmaya çalışadursun, belli ki adam için durum netti. O gün, adam için hayatının en berbat günlerinden biriydi belli ki.

Boynuna doladığı şalı çözerken yatağa doğru ilerleyip adamın karşısına oturdu genç kadın. Elindeki şalı sıkıca kavrayıp dikkatini dağıtmasını umdu. Adamın sesi kulaklarını doldurduğunda duyacaklarına hazır değildi, bu konuşmaya hiçbir zaman hazırlanamayacaktı da…
“İki gün sonraya randevu aldım, sabah on bire… Birlikte gideriz…”

İdrak ettiği her kelimeyle beraber bir parça daha büyüdü kadının hayal kırıklığı. O ana dek dürüst olup ne beklediğini dillendiremese de kendine bile, o an yaşadığı hayal kırıklığı beklentilerinin ipucunu veriyordu. Başını kaldırıp karşısındaki adama baktı pür dikkat. Adamın başı hala elleri arasındaydı… Belli ki göz göze gelmeye cesareti yoktu.
Konuşması gerektiğini biliyordu Gökçe; ama kelimelerini yitirmişti sanki. Adamın ağzından dökülenler onun kelimelerini ürkütüp sindirmişti adeta. Elleri arasındaki fuların varlığına sığınıp parmaklarına doladığı saçakları çekiştirmeye başladı var gücüyle. Sanki tüm olan bitenin suçlusu incecik kumaştan sarkan püsküllerdi…

Tek kelime bile etmesine gerek yoktu kadının gerçi, onun sessizliği bile kulaklarına batıyordu adamın. Emre’nin kendi sesine bile tahammülü yoktu o an… Ama sessizliğe hiç tahammülü yoktu. Sessizlik belirsizlik demekti… Aralarındaki belirsizliğe bırakılacak bir mevzu değildi. Yutkunup tekrar konuşmaya başladı adam.
“Başka seçeneğimiz yok, sen de biliyorsun.”
Söylediklerinin en çok kimi ikna etmesi gerektiğini bilmiyordu; onu mu yoksa gözlerine bile bakamadığı kadını mı?
“Ne seninkiler ne de benimkiler hemen kabul etmezler aramızdakileri biliyorsun. Onlara kabul ettirmek aylarımızı alır… Karşılarına geçip hamile olduğunu söyleyemeyiz. Benimkileri geçtim baban seni reddeder!”

Adamın sıraladıkları kadını ikna etmeye yetmiyordu. Gerçeklik paylarının olduğunu bilse de tek bir gerçek asılı kalmıştı geriye. Adam onu istemiyordu… Ne onu ne de bebeği… İstenmemek ağır bir taş gibi oturdu kadının yüreğine. Aldığı nefes ciğerlerine değil de gözlerine doldu sanki, başka türlü açıklayamadı göz pınarlarının sızlamasını. Ki o an en son istediği şey gözyaşlarına boğulmaktı. Bakışlarını elinde evirip çevirdiği şala kilitleyip saçlarının yüzünü gizlemesine izin verdi. Zayıflık edip o yaşların süzülmelerine izin verirse bile saklayabilmeyi umuyordu.

Aylar var ki bir belirsizliği yaşıyordu adamla. Ta en başından konuşmuşlardı imkânsızlıklarını… Sıraladıkları, başkalarının onlara sıralayacaklarını bildikleri tüm gerçekleri konuşmuş ama yine de dönüp gidememişlerdi. Ortada adı konmamış bir şey bırakmışlardı. O şeyin ne olduğunu bugün olmuş hala adlandıramıyordu kadın. Esasında kendi açısından netti tüm detaylar… Sevda denenle ilk kez sınanan yüreği isimlendirmişti kendi adına her şeyi. Ama onun tüm netliğinin aksine adam hep eşiklerde bırakmıştı kadını. Tüm o belirsizliğin ve de isimsizliğin sebebi tam da buydu… Ne arkasını dönüp gitmesine izin veriyordu adam, ne de tam manasıyla teslim olmasına. Aylardır görmezden geldiği gerçek tüm çıplaklığıyla gözlerinin önünde duruyordu işte. Her defasında adam için ürettiği, ardına saklandığı tüm bahaneler patlayan balonlar gibi sönüp gidiyordu. Aralarındakinin imkânsızlığı sığınabildiği bir kuytu olmuşken her daim, bu kez adamı haklı çıkarmaya yetmiyordu. Kendinden önce karnındakinin sahipsizliğine üzülüyordu çünkü kadın. Asıl acısı onaydı… Esas kızgınlığı adamdan çok kendineydi.

Adamın sıraladığı tüm imkânsızlıklardan daha mühim bir gerçeği biliyordu kadın: Babasız bir çocuğu doğuramazdı. Ne reddedilme korkusuydu gözünü korkutan ne başkalarından duyacağı kınama cümleleri. Doğmamış bir çocuğun vebaliydi boynunu büken… Hiç olmayacak bir babanın veremeyeceği hesabıydı… Göze alamadığı tam da buydu işte…
“İstemiyorsun…” dedi belirli belirsiz. Bahanelere sığınmadan apaçık duymaya ihtiyacı vardı. Adamın istemediğinin tam olarak ne olduğuna karar veremese de, kendisinin mi yoksa bebeğin mi daha ağır geldiğini cevaplayamasa da, duymak istiyordu. Aylardır sürüncemede kalan onca şeyden sonra bu kez duymalıydı.

“Olmayacağını sen de biliyorsun, en az benim kadar hem de…”
Adamın kendisini bahane ederek sıraladığı cümlelerin hiçbirini duymak istemiyordu kadın artık. Bir kez daha yineledi…
“İstemiyorsun?” Bu kez daha sert çıkmıştı sesi… Soru sorar gibi de değil esasında, ortadaki bir gerçeği en çok kendine itiraf eder gibi.
“İstemiyorum… Sen istiyor musun sanki…”

Son cümlenin adamın önemsemesinden sorulmadığını biliyordu kadın. Sadece aldığı kararın sorumluluğuna suç ortağı arıyordu adam. Ki kadın daha en başından kabullenmişti bu günahtaki payını… Daha en başından adamın adı yasak olmuştu kaderine. Ona doğru attığı her adım yazgısına meydan okumaydı… Şimdi ödeyeceği yüreğinin başlattığı isyanın diyetiydi.
“Önemi var mı…” dedi tüm kırgınlığıyla.
Gözlerinden firar eden asi bir damlanın izini süremeyecek kadar yorgundu her hücresi. Ağzından dökülen bir sitemden çok daha fazlasıydı.
“Hala anlayamadın mı? Senin ya da benim ne istediğimiz önemli değil!”

Anlamıştı kadın… Aylar sonra ilk kez, her şeyi olanca çıplaklığıyla görebiliyordu. Sadece görmek istediklerine bakarak geçirdiği onca zamanın ardından farkına vardıkları dikenler misali yüreğine batıyordu.
“Anladım…” dedi kendini bile korkutan bir sükûnetle. Anladım dediği, adamın sandığından çok daha fazlasıydı. Tam da o an adamın hayatının neresinde durduğunu kavrayıvermişti.

***

O günün anısı bir kez daha gözlerinin önünde belirince boğazında düğümlenene mani olamadı Gökçe. Kararlılığının tohumlarını o günkü kırgınlıkları atmıştı. Sevda dediğinin yetmediğini görmüştü… Ve en mühimi sahip olamadan kaybettiği bir canın tüm matemi her bir hücresine sinmişti. Kan bulaşmıştı sevdasına…

Emre başını kaldırıp da karşısındaki kadının gözlerinin içine bakamıyordu. Ne ağzını açıp tek bir itiraz cümlesi sıralayabiliyordu ne de söylediklerini kabullenip arkasına dönüp gidebiliyordu. Ve ilk defa Gökçe’ye hak vermeden edemiyordu içten içe. Genç kadının ağzından çıkanlar yaralıyordu onu yaralamasına ya, haklılık paylarını kabul etmekten başka çaresi yoktu. Aylardır kendi arada kalışına o denli odaklanmıştı ki genç kadına hissettirdiklerini fark edememişti. Zamana bırakma kararının ona nasıl hissettirdiğini durup düşünmemişti bile. Böylesi işine gelmişti çünkü…
“Haklısın” dedi, dudaklarından dökülenlere kendi bile şaşırarak. Ve ilk kez başını kaldırıp karşısındaki kadının gözlerinin içine baktı. Aylardır o bakışlardan hiç eksik olmamış teslimiyetin izlerini arasa da bulamadı.

“Haklıyım…”

Hem söyleyecek tonlarca şeyi varmış gibi geliyordu Gökçe’ye, hem de her şeyi tüketmiş gibi. Tüm sözcükler kifayetlerini yitirmişti sanki…
Boğazındaki düğümü gidermeye yetmeyeceğini bilerek bir kez daha yutkundu genç kadın. Daha fazla uzatmanın manası yoktu ona göre. Adamdan duyacağı hiçbir cümle fikrini değiştirmesine yetmeyecekti. Kaç zamandır üç noktaların belirsizliğine emanet ettiği bu hikâyeyi noktalama zamanı gelmişti.

“Hiç dâhil olmadığın hayatımdan çık ve git Emre!” dedi sol gözünden süzülen kaçak bir damlaya mani olamadan.

“Bitti… Sen başlatmaya bile cesaret edememişken ben bitiriyorum!” 

-:- -:- SON -:- -:-


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
BLOG DESIGN BY BİR OTAKUNUN DÜNYASI