Seni Sevdim Ben...

Sana uzak kentlerden birinde
Zamanın bir yerinde
Seni ve senli günleri anımsattı akşam güneşi
Onca zamanın üstünde eskimeyen bir düşüncesin şimdi
İnsan her gün anımsar mı aynı gözleri...(İclal Aydın)
Yoksun... Gelmiyorsun... Değişen onca şeyin ardından bir tek yokluğun can yakan bir gerçek gibi duruyor hayat dediğim karabasanın ortasında. Ne yaparsam yapayım değiştiremiyorum bu gerçeği, ne yaparsam yapayım geri dönüşü yok saptığım yol ayrımının. Seni kaybetmeyi göze alıp seçtiğim o yol, derin bir iç sızısından gayrısını vermedi bana... Boğazıma düğümlenen keşkelerden başkası düşmedi payıma...

MELANKOLİ ÜZERİNE SERZENİŞLER--III



hiç hissettiniz mi mutsuzluğu iliklerinize kadar...öylesine derin,öylesine gerçek,öylesine can yakan bir mutsuzluğunuz oldu mu hiç?benimki de soru mu;olmuştur elbet...herkesin can yakan bir acısı,bir ömür susturan bir sırrı ve kan kusturan bir vebali olmuştur,yahut olacaktır muhakkak.

peki ya neden,neden hepimiz mutsuzuz?yok mu içimizde mutluluğu hak eden en az bir ademoğlu?hepimizin cezası o ilk yasak elmayı koparmakla mı başladı...Habil'in Kabil'i katli bundan mı...bu yüzden mi hepimizin bu kadar mutsuz oluşu...Hamur yoğurulurken unutulup son anda katılan tuz gibi miydi bizdeki bu acı...o yüzden mi topaklaşıp oturdu içimize...?o yüzden mi çözülsün diye akıttığımız gözyaşları... 

yaşamak hepimize neden bu kadar tuzluya patladı?


MELANKOLİ ÜZERİNE SERZENİŞLER--II



Bazen öyle bir acı saplanıp kalıyor ki ruhuma nefes almak ne mümkün... İki büklüm olduğum yerde kilitlenip kalıyorum; ne bir adım ileriye ne de geriye... Seslerin hepsi boğuk, görüntüler flu, hissedebildiğim tek şey tarifi imkansız bir acı, etrafımı saran keder bulutu... Her şey sisli bir grinin ardındaki belirsizliğe çekiliyor, çaresizliğin girdabına sürüklemek istercesine bedenimi...

O anlarda hayat dediğim koca bir hiçliğe dönüşüveriyor... Kurduğum hiçbir cümleden geriye bir şey kalmıyor bana; heybem yine boş, yine boş, bomboş...
Hayatın özeti bu belki de, doldurulmaya çalışılan boşluklarla heba edilen ömürlerden başka bir şey değil yaşadıklarımız... Bel bağladığımız gerçeklerin dayanakları bile asılsızken, hayat bu yüzden ince bir ipin üzerinde yürümeye benziyor belki de. Her şey tek bir anla değişebilir, tek bir saniye geçen tüm ömrü hükümsüz, söylediğiniz tüm sözleri kifayetsiz kılabilir. Olabilir... Hayat bu, her şey mümkün... Kadere inandırılmış çocuklarız neticede hepimiz.

"Sahi niye herkes bu kadar yalnız ve yaralıyken; hepimiz bu kadar yalnız ve yaralıyız?"
Demişti İclal Aydın kitaplarından  birinde, bir satır arasında... Okuduğum ilk anda da içime oturmuştu bu cümle, aklıma geldiği diğer anlarda da... Kocaman yalnızlıklar büyütüyoruz, sonra büyüttüğümüz yalnızlıklarımızla övünüyoruz; ama neticede kendimizi kapalı kapılar ardında kimsesizliğimize üzülürken buluyoruz. Oturup sahipsizliğimizin yasını tutuyoruz, kederimizi melankolinin dinginliğiyle taçlandırıyoruz. Oysa dönüp baksak ya, hepimiz yalnızız... Beni senden, seni ondan, onu bir başkasından ayrı kılan acılar değil yaşadıklarımızın hiçbiri. Dünya'nın bir yerinde o an seninle aynı acıyı yaşayan biri daha muhakkak var... Acında, çöküşünde seni ayrı kılmıyor diğerlerinden; kişiyi farklı kılan ne kadar güçlü olduğu, kendiyle giriştiği savaştan sağ çıkıp çakamaması...




ne adaletsiz bir dünya değil mi: birini var etmeye çalışırken en çok kendimiz kayboluyoruz... YAMAK'DAN:)

YAR'AM (TEK SOLUKLUK HİKAYE)



Mevsimler yalan söyler mi insana? Söylüyordu işte, yazı beklemekten usanan güneş tüm haşmetiyle parlıyordu şubat ortasında. Gökyüzü olabildiğince mavi, bulutlar güneşin mutluluğunu gölgelemekten korkarcasına ürkektiler. Tüm bunlara inat asi bir rüzgâr olmasa insan gerçekten de kaptırabilirdi kendini bu yalancı bahara…

Sabahtan beri sokağın köşesinde bekleyen arabanın şoförü sabrını tüketmiş olacak ki ağır adımlarla inip, hırsla kapattı arabanın kapısını. Düşünceli olduğu her halinden belliydi adamın, gözlerinde öyle derin bir keder vardı ki kim görse o an anlardı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı kısacık bir an, derin bir nefes alıp kararlı adımlarla karşıdaki kafeye doğru ilerlemeye başladı.
Kafenin içindeki telaş ise bambaşkaydı… Mutfakta telaşla koşuşturan genç kadın bir yandan da emirler yağdırıyordu yardımcısına.

“Hadi ama Pınarcım geç kalacak siparişler senin yüzünden”

“Tamam, Selin Abla, getiriyorum paketleri”

Sweeney-Linda Howard || Kitap Yorumu

Linda hanımla tanışıklığım bu kitapla başlıyor efendim :)
Kitapçı kitapçı gezerken çok ucuza bulmuştum bu kitabın cep boyunu ve tabi tahmin edersiniz ki hemen aldım. Aynı gün de bitirdim... Yazarın öyle bir sihri var; satırlar akıp gidiyor ve o kadar merak ediyorsunuz ki kitabı elinizden bırakamıyorsunuz...

Paris Sweeney, genç, yetenekli bir ressam... Ama biraz kendi halinde bir kadın ve psişik yeteneği de var... Resimleri New York'un en ünlü galerisinde sergilenirken bir anda ressamımızın hayatı alt üst oluveriyor. Galeri sahibinin kocası, eski kocası olmak üzere, milyoner Richard Worth aralarında gelişen çekim ve rüyalarının aldığı psişik boyut bu karmaşanın yegane nedenleri...

Ne kadar istemese de her defasında rüyalarında ayrıntıları planlanan bir cinayete tanık oluyor Sweeney ve kendine geldiğinde rüyalarında gördüklerini tuale aktardığını farkediyor. Bir de bu rüyaların ardından da vücudu enteresan tepkiler veriyor ki bu da milyonerimizle daha fazla yakınlaşmalarına neden oluyor. 

Olay örgüsü açısından ilginç bir kitap olduğunu söylemeliyim ve tabi okuyucu yaş sınırı da olmalı bence... 
Kitaba 5 üzerinden 3.5 veririm :) 
Belirtmeden edemeyeceğim ki bu yazarın favori kitabı benim için her zaman 'O Gecenin Ardından' olacak...



AŞK TUZAĞI-LİNDA HOWARD

eee malum ben en başından beri söylüyorum Linda Howard severim diye... Nitekim, yazar beni yine şaşırtmadı; ama bu kitap yazarın okuduğum diğer kitaplarına göre biraz daha sönüktü. Yayın sırasına bakmadım, belki ilk kitaplarından biridir. 

Jaclyn Wilde, annesiyle beraber organizasyon şirketinde çalışan başarılı bir kadın... En belirgin özelliği kontrollü ve çekici olması. Jaclyn'ın bu güne dek çalıştığı en geçimsiz gelin Carrie Edwards öldürülünce tüm gözler otomatikman Jaclyn'a çevriliyor. Çünkü kurbanı en son gören(katil haricinde elbette) o... Neyseki kızımızın şüpheli konumundan tanık konumuna geçişi uzun sürmüyor.

Ha, bu arada Dedektif Eric Wilder'i unutmamak lazım. Bu ikilinin cinayet soruşturmasıyla tanıştığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü tam da cinayetten önceki gece Jaclyn ve Eric'in tek gecelik bir kaçamakları var...

Polisiye anlamında basit kalıyor kitap; ama yine ilişkiler açısından bakacak olursak Linda Howard'ın tarzı hemen göze çarpıyor. Katili çabucak tahmin ediyorsunuz ve yanılmıyorsunuz, Jaclyn ve Eric'i okurken eğleniyorsunuz. 
Ama yine de dediğim gibi, yazarın daha başarılı kitaplarını da okudum :)

Kitaba 5 üzerinden 3 veririm, keyifli okumalar :)







Satılık Aşk-Jill Mansell || Kitap Yorumu

Kitabı şimdi bitirdim, sıcağı sıcağına yorum yazıyorum. Jill Mansell'in okuduğum ilk kitabı, başka kitabı var mı bilmiyorum gerçi:) Ama Artemis'in çik-lit tarzı çevirileri meşur zaten ve çevirmenlerin bu konudaki ustalığı da taktire şayan. Bilge Turan ve Seçil Ersek'in çevirisinin ürünü bu kitap, Bilge Hanım'ın çevirilerini daha evvel okumuştum zaten. 
Bir de şu var ki ben tarz olarak çik-lit'i seviyorum zaten, gerçi bu konuda Sophie Kinsella'yı tek geçerim ama... Bu tarz çerezlik kitapları kafa dağıtmak için okuduğum düşünülürse çik-lit'ler historicallardan daha yararlı bence, en azından daha fazla gülüyorsun. Bu kitap da aynen öyleydi.

Lola on yedi yaşındayken sevgilisi Doug'ı on bin sterlin, ah pardon on iki bin beşyüz sterlin için terkediyor. Doug'ın annesiyle bir anlaşma yaparak... 'Satılık Aşk' da buradan geliyor işte... Ama kızımızın da kendine göre nedenleri var. Tek düşünemediği on yıl sonra Doug'ı tekrar göreceği ve aralarındaki şeyin bitmediğini farkedeceği oluyor. Doug geçmişteki küçük sırrı da öğrenince Lola'nın yeniden bir araya gelme hayali de sekteye uğrayıveriyor; ama kızımız oldukça inatçı. 

Ana karakterlerimiz onlar aslında ama geri planda Sally, Gabe, Nick, Blythe,Malcolm ve birkaç kişi daha var. Kitap boyunca kimin eli kimin cebinde, aslında kim kimden hoşlanıyor, kim kime kimi ayarlamaya çalışıyor işleri biraz karışık. Ama sayfalar ilerledikçe(daha doğrusu sonlara doğru) çiftler netleşiveriyor... 

Kitap eğlenceli miydi; idare eder, gerksiz miydi; evet... Bu tarzı okumak istemiyorsanız bulaşmayın derim. Demek istiyorum derseniz Sophie Kinsella'yı tek geçerim. Bu kitaba da 5 üzerinden 3 veririm:)

MELANKOLİ ÜZERİNE SERZENİŞLER--1

Sanırım insanı melankoliye sürükleyen gerçekçiliğin ta kendisi... Kendini ve etrafındakileri kandırmayı bırakıp, tüm çıplaklığıyla yalnız ve yalnız gerçeği görüp söylediğinde mutsuzluğu davet eden o çanı da çalmış oluyorsun. Etrafını gri, kasvetli bir keder bulutu sarıyor ve sen istemesen de o keşmekeşin içinde sıkışıp kalıyorsun. Gerçek can yakan bir mutsuzluktan ibaret çünkü!

Bu bakış açısı çok karamsar gelebilir bazılarınıza; ama ben tam olarak da bunu düşünüyorum işte. Gerçeklik dediğimiz daha fazlası değil... Riya, umutsuzluk, ihanet, bencillik, kibir, daha sayılabilecek onlarca duygu daha... Zaaf diye nitelendirdiğimiz, ardına sığındığımız tonlarca şey... Hatalarımızın faturasını kestiğimiz zayıf yanlarımız... İstemesek de bizi yönlendirdiğini bildiğimiz yumuşak karınlarımız... İnsan olmanın hamurunda var deyip ardına gizlendiğimiz kötü yanlarımız... Hepsi ve hepsi bizi mutsuzluk denen o çıkmaz sokaktan öteye götürmüyor ne yazık ki. Dönüp dolaşıp aynı çıkmazın çaresizliğinde boğuluşumuz bu yüzden belki de... Yoksa hayat dediğimiz de acı dediğimiz de bir başkasınınkinden çok farklı değil. Farklı şeylerle sınansak da saplanıp kaldığımız aynı çaresizlik!

Benim bu kasvetli tabloma aşk, sevgi, mutluluk gibi renkler serpiştirmek isteyenleriniz elbet olacaktır. Bu noktada söyleyebileceğim tek şey, kendinizi kandırmayın! Bugünlerde aşk dedikleri şey kandırmacadan öte değil çünkü... Sevgi diyenleriniz olacak, o da farklı değil; koşulsuz sevgi yok! Anne babanız bile onların istediği evlada ne denli yakınsanız o kadar seviyorlar sizi, gerisini zaten boş verin! İnsanoğlu alışkın çünkü aldığı kadar vermeye, hatta çoğu kez daha azını reva görmeye. Gerçek dediğimiz bunlardan ibaret işte, kasvetli bir griden, çaresiz bir melankoliden ötesi değil...

KAPLUMBAĞALAR DA UÇAR (TURTLES CAN FLY)



Kaplumbağalar da uçar...
O kadar etkilenerek izledim ki bu filmi... Aslına bakarsanız görüntüler, ses, dublaj falan acayip amatörce; ama filmin vermek istediği mesaj o kadar derin ki.
Irak Savaşı'nı konu almış... Savaşta ailesini kaybetmiş abi-kardeş, mülteci çocuklar... Bir yere kadar Ağrin'in hep sırtında taşıdığı bebeği kardeşi zannediyorsunuz, sonra bir anlaşılıyor ki o bebek kardeşi değil çocuğuymuş; ama Ağrin'in kendisi daha çocuk... Taş patlasın 10 yaşındadır Halepçeli kız... Bebeğe karşı güttüğü bir düşmanlığı var, bunun için kim Ağrin'i suçlayabilir ki...


Köyleri Amerikan askerleri tarafından basıldığında, o askerlerin tecavüzüne uğradığında o henüz küçücük bir çocuk. O tecavüzü durmadan hatırlatan bir bebeği var o küçük kızın! Bir de kolsuz bir ağabeyi... Her şeye rağmen bebeği seven, eksik haline rağmen uğraşan çabalayan bir ağabeyi... Filmi izlemeseniz de eklediğim video sizi yeterince etkileyecektir, o küçük çocuğun çaresizliği eminim gözlerinizi yaşartacak!
O uçurum kenarından engin boşluğa bırakırken bedenini en az benim kadar burnunuzun direği sızlayacak...



Film İranlı Kürt yönetmen Behmen Qobadi'nin üçüncü uzun metrajlı denemesi... Dediğim gibi görüntüyü, sesi falan beğenmedim; ama işlediği konu çok etkileyici. Amacım burada Kürtlüğü falan tartışmak değil, bu tür siyasi bir polemiğe girmek istemem; ben işin insan boyutuna takılmış durumdayım. Filmdeki insanların çaresizliği, mayın toplayan o çocuklar, mülteci kamplarının sefilliği... Konuşacak, anlatacak neler neler var aslında da, işte susuyorum ben de çoğumuz gibi...

Irak Savaşı konuşulmaya başlandığında ben sekizinci sınıftaydım... Taa, o zamanlardan sola yatkındı düşüncelerim; siyasi ideolojim(gerçi hala hiçbir kalıba sığmıyor o ideoloji, sadece bazı kesimlere yakın olmakla kalıyor, çoğu tanımlamaya sığamıyor)... Ve bas bas Amerika Irak'a girmesin diyenlere hak verdiğimi hatırlıyorum. 'Özgürlük' vaadlerinin altının boş çıkacağını 13 yaşında bir çocuk olarak ben bile görebilmiştim; ama ülkemin siyasileri bunu göremediler, ya da görmek istemediler. Amerika Irak'a girdi, Saddam devrildi... Peki Irak'a özgürlük gitti mi? Gözler önünde Afganistan örneği varken savaş çığırtkanlığı yapanları bugün olmuş hala anlayabilmiş değilim... İşte bu filmi izlerken o günler geldi tekrar aklıma. Yanı başımızda insanlar acı çekerken izlediğimiz politikalar... Onca insanın kanı sadece Amerikalıların mı eline bulaştı sizce? Tecavüze uğrayan yüzlerce kadın, genç kız, çocuk... onlar tecavüze uğrarken seyirci kalmak zorunda bırakılan kardeşler, ağabeyler, babalar, sevgililer, kocalar... anne karnında öldürülen bebekler... daha sayamadığım neler neler... tüm bunların vebali sadece Amerikalılara mı acaba? Mecliste elleri titremeden tezkereye oy veren vekillerin vicdanları rahat mıdır merak ediyorum! 

Bir kadın olarak ben bu filmi izlerken sarsıldım; ama en çok da insan olarak üzüldüm... Yanı başımda yaşanan vahşete müdahale edemeyişime üzüldüm, benimle aynı yaştaki genç kızlara reva görülen müameleye, genç erkeklere reva görülen ölüme üzüldüm.
Özgürlük savaşla getirilmez arkadaş! Bunca yıldan sonra bir tek bundan eminim ben... 






Maraz- Hande Altaylı || Kitap Yorumu


Kitabın Yazarı: Hande Altaylı
Yayınevi: Remzi Kitapevi
Kitap Türü:  Dram, Aşk
Yayınlandığı Yıl: 2009
Sayfa Sayısı: 200
ARKA KAPAK
Bazen hayatın sigortası atar; ışıklar söner ve her yer karanlığa gömülür. Sesler seslere, nefesler nefeslere karışır; doğrular yalana bulanır.
Gözbebekleri büyür, gözbebekleri küçülür...
Maraz, hiç beklemediği bir anda kendi karanlığında kalan genç bir kadının, Aslı'nın hikâyesi. Aniden tuzla buz olan bir evlilik ve sonrasında büyük bir hızla tersine dönmeye başlayan dünya...
"... Çocukken dünya kocaman bir oyun bahçesiydi ve senindi. Bilinmezdi, heyecanlıydı ve hayal kurabildiğin ölçüde sana aitti. Geleceği bilmiyordun ama onu gönlünce şekillendirebileceğine inancın vardı. Her şey ama her şey bir ihtimaldi. Dünyayı güzel kılan da, işte o ihtimallerdi. 
"Yaşlanmak ise ihtimallerin azalmasıydı. 
Sahip olamayacağını bilerek bakmaktı etrafa, geçmiş olsun demekti. Asla o kitaptaki adam ya da kadın olamazdın artık. 'Sınırlı mutluluklar dönemine hoş geldiniz' yazan görünmez bir tabelanın altından geçerdin!"


Kitabı kapatalı on beş dakika falan oldu sanırım... Bir kez daha emin oldum ki ben yazarın kalemini seviyorum.
Aşka Şeytan Karışır'la başlayan serüveni bu kitapla devam ediyor yazarın ve bence ilk romanına göre daha profesyonel olmuş Maraz...

Yine pek çok konuyu ele almış yazarımız; evlilik, ilişkiler, arkadaşlıklar, aile olmak, kardeş olmak, sevgili olmak...
Cenazeyle başlıyor kitap; yazarın ölüme yaklaşımı ilginç gerçekten de, okunası ve irdelenesi... Cenk, Aslı'nın ilk erkek arkadaşı... Zamansız bir ölümle birlikte ölüm denen şeyi sorguluyor karakterimiz, ya kocamı kaybedersem korkusu çöreklenip oturuyor yüreğine. O gün iş gezisinde olan Ali'si düşüyor zihnine... 
Hayat bu ya hiç de tahmin etmediği bir anda aklının ucuna bile gelmeyen bir gerçek sızıveriyor hayatına, üstelik telefonla; Ali'si Aslı'sını aldatıyor!
Bir kadın neden kocasının sevişmesini telefonda dinler diye sorgulamadan edemedim o satırları okurken... İnsan zihninin nerde ne tepki vereceği pek kestirilebilir değil sanırım. Aslı telefonu kapatmadan kocasını dinledi... Aklına binlerce düşünce birden üşüşüp durdu. 

Hande Altaylı'nın sıklıkla uyguladığı bir teknik aslında, karakterin aklı karışıp olayları ve durumları sorgulaması okuyucuyu da o sorgulamayı yapmak zorunda bırakıyor. Aslı'yla beraber oturup ilişkiler üzerine derin bir muhasebeye girişiyorsunuz.
Aşk dediğimiz şey kendi kafamızda oluşturduğumuz kişilere duyduğumuz büyü... Karşımızdakinin kafamızdakiyle çelişkiye düştüğü an aşk da uçup gidiyor, hiç olmamışcasına...

Tam da o günler de davetsiz bir misafiri var Aslı'nın, kardeşi Zeyno... Kendi halinde, içine kapanık, asosyal kardeşimizin aniden hayatında belirmesi, peşinde sürüklediği melankoli ve depresyon pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. Bir kez daha aile olmak üzerine gerçekçi saptamaları var yazarın... Aslında ailemizi ne az tanıdığımız anımsatıyor bizlere.     Aslında en yakınlarımız olmaları beklenen kişilerin bizlere en uzak kişiler oluşunu sorgulatıyor. Ona hak vermeden edemedim doğrusu... Anneni, babanı, kardeşini... her kimse işte ailenden saydığın o kişi, onu sadece sevmen yetmiyor... Çoğu kez gördüğümüzden başkası oluyor o kişi, çok daha derin, çok daha başka acıları olan, çok daha başka biri...

Boşanmanın sancılarını da değinmeden edememiş tabi yazarımız... En medeni insanların bile boşanırken ne hale geldiğini başarıyla aktarmış... Boşanmak cidden sancılı bir süreç, eşinizle birlikte anılarınızı, yaşanmışlıklarınızı, geleceğe dair planlarınızı, yeri geliyor çocuklarınızı da boşuyorsunuz... Neyse bu baya derin bir mevzu, buraya fazla dalmayayım:)

Tüm bu karmaşanın ortasında beliren bir de İzzet'imiz var... Aslı'dan 6 yaş küçük, alt kat komşunun yakışıklı torunu. Planlanmadan, aniden hayatına dahil oluveren genç bir adam... Ve kitabın belki de en acımasız sürprizi Aslı'nın Zeyno'yu tavanda asılı bulduğu o satırlar... Bu acıyı daha başarılı, daha dramatik anlatamaz mıymış, anlatabilirmiş sanırım; ama yapmamış yazar. Kaybedilen bir kardeşin acısı ne kadar yansıtılabilir satırlara, bunda ne kadar başarılı olunabilir... Hayatından vazgeçen gencecik bir kadının ardında bıraktığı o yıkımı okuyorsunuz birkaç sayfa. İntiharla gelen ölümün ne büyük bir enkaz bıraktığını bilmemden sanırım etkilendim o satırlardan... Kitapta belki de en çok Zeyno'ya üzüldüm... Onun o yalnızlığı, kabuğuna çekilmişliği tanıdık geldi bir yerlerden...

Velhasıl-ı kelam daha çok konuşurum aslında da okumak isterseniz size de keşfedecek birşeyler kalsın:) Küçücük bir alıntı yapmak isterim yine de size kitaptan:

<<< Geçmiş geçmemiş, gelecek gelmemiş ama dünya yeniden kurulmuştu. Eski ruhlar, eski acılarını da alıp yeni mekanlara taşınmıştı >>> (syf 196)

<<< Yine de tüm bu doğal akışın içinde bile Aslı, bazen kendini diğerlerinden ayıran hattı açıkça görebiliyordu; ancak başına büyük bir felaket gelenlerin bildiği o incecik çizgi, tam onunla başkaları arasında duruyordu >>> (syf 197)

<<< O benim tüm kalbimi dolduruyordu ve beni deli gibi mutlu ediyordu ama belki onun içinde eksik kalan bir şeyler vardı. Kimbilir belki ben şans eseri ya da şanssızlık, doğru insanı bulmuştum ama onun için doğru insan değildim. Yani sorun doğru insanı bulabilmek değil, aynı zamanda onun içinde doğru insan olabilmekti >>>

<<< Ben çok kavga edilen bir ailede büyüdüm. Güven ve sevginin olmadığı bir yerde… Öyle üzgün üzgün bakma bana bunun iyi bir tarafı da var nasıl biri olmak istemediğini öğrenebiliyorsun >>>

<<< Var olan şeyler aynı kalsa da, senin gördüğün başkalaşabiliyor >>>

Kitaba puanım 8... 
Keyifli okumalar :)



Gabriel'in Cehennemi-Sylvain Reynard || Kitap Yorumu



Kitabın tanıtımında "grinin elli tonu'nun yazarı rekabete hazırlan" diyor... Sanırım yayınevi bunu bir pazarlama hilesi olarak kullanmak istedi, zira kitabın karşılaştırma yapılan seriyle pek de ilgisi yok. İyiki de yok...

Şunu söyleyebilirim ki bu çok daha edebi, çok daha kaliteli bir eserdi. Hatta edebi açıdan ağır bile sayılabilir. Yazar pek çok klasikten alıntı yapmış... Klasik sevmeyen biri olarak bu yönde kendimi eksik hissettim. Alıntı yapılan, ilişki kurulan edebi karakterlerin bir kısmını bilmeyişim okuduğum bölümleri bir parça havada bıraktı. bu eksiklerimi tamamlar tamamlamaz kitabı tekrar okuyacağım...

Erkek karakterimiz Profesör Gabriel Emerson Toronto Üniversitesi'nde Dante Uzmanı... Kitap başından sonuna kadar Dante ve Beatrice'e atıflarla dolu. Profesör son derece kibirli, soğuk, kendini beğenmiş ve bencil bir adam; ya da sadece dışarıdan görünen kısmı öyle. Zira karakterimizin geçmişi sırlarla, ruhu ise yaralarla dolu. Kendini günahkar olarak tanımlıyor ve hatalarının affının olmadığına inanıyor... Bayan karakterimiz Julianna Mitchell ise profesörün lisansüstü sınıfında öğrenci. O da kendine güvensiz, sessiz, ürkek bir tip... Kahramanlarımızın ilk tanışıklıkları pek de hoş değil aslında, Julia profesörün gazabına uğruyor zira... Ama Julia'nın bildiği Gabriel'inse unuttuğu bir detay var: Onlar daha önceden tanışmışlardı...

Daha evvelki tanışıklıklarının detayına fazla inmek istemiyorum, okumak isterseniz kendiniz keşfedin... Ama sırf bu yüzden bile ikili arasında aşk yüzeysellikten uzak. Grinin Elli Tonuna yapılan atıfı sırf bu yüzden bile anlamsız bulabilirsiniz, buradaki aşk çok daha yoğun hissediliyor. Romanın yetişkin okurlar için kategorilendirilmiş olmasına rağmen bu tür içeriğin çok çok az olduğu konusunda güvence verebilirim. 

Julia ve Gabriel'in birşeylere başlamak için aşmaları gereken sorunları var, en azından bu sırlarını birbirleriyle paylaşmak zorundalar...
Bu tür kitapları şu açıdan seviyorum; karakterlerin ruh analizini adım adım okumak güzel oluyor. 
Gabriel'in geçmişiyle yüzleşmesi sancılı bir süreç, ben kendi adıma üzüldüm onun için...

Ama belirtmeden edemeyeceğim bir şey daha var bu kitapla ilgili, o da çevirmenin yeteneksizliği... Bir kitap ancak bu denli baltalanabilirmiş, çevirmene rağmen sevdim kitabı o kadar diyeyim. Özenle ve oldukça gereksiz bir çabayla eski kelimeler kullanmış sevgili çevirmenimiz, halbuki daha güncel kelimelerle daha akıcı bir çeviri yapabilirmiş. Pek çok yerde çevirmen notu olmalıydı bence, edebi eserlerden alıntılar konusunda hele ki... Ama ben o açıklamaları göremedim. Bir de üstüne çok komik bir sansürü vardı çevirmenimizin: ditmek! Bu sözcüğü ilk kez duymamın komedisinin yanında, kullanımı da gereksiz gibi geldi bana. Bir sürü küfürü çevirirken sansür uygulamazken neden bu kadar komik bir kelimeyi kullanmayı yeğledi kendileri sormak lazım...

Okumanızı tavsiye ederim, tek eksik yanı çeviriydi...
Kitap 5 üzerinden 4 alır benden:)



DİLİME TAKILANLAR -- 1




Bugün taktım bu türküye resmen... Olur bazen bana, bir şeyler dolanır dilime, baştan baştan dinleyip dururum; ta ki sıkılana dek. Neşat Usta'dan da dinledim; ama ne yalan söyleyeyim Eylem Hanım bir başka söylemiş, bir de Zara var bu türküyü bu kadar iyi okuyan. Nağmeleri geçtim, öyle hissederek okuyor ki etkilenmemek mümkün değil...

Şimdilerde kaç şarkı bu denli etkiliyor ki bizleri, saymaya kalksam bir elin parmaklarını geçmez sanırım... Ve ben kulağa hoş gelen her şeyi dinliyor olsam da türkülerin yeri hep bir başka. Hangi dilde olursa olsun... 'Kötü insanların türküleri olmaz' diye okumuştum bir yerde ne kadar da doğru demiş diyen.

Türkü zaafım babamdan miras sanırım... Çocukluğumda, henüz cd'lerin olmadığı o zamanlarda, babam kaset koleksiyonu yapardı; Arif Sağ'lar, Musa Eroğlu'lar, Muhabbet Türküler, Hasret Gültekin'ler, Sebahat Akkiraz'lar, Güler Duman'lar, Belkıs Akkale'ler, Erdal Erzincan'lar... Hangi birini sayayım ki... Kendi dinler bize de dinletirdi... Ve ben liseye başlayana dek başka müzik türü hiç dinlemedim. O dünya yetmişti bana... Bağlamanın o yürek burkan sesi kâfiydi küçücük dünyamda, bir de eşlik eden içli bir ses... Deyişler, semahlar... Babam onları çaldıkça kalkar semah dönerdim çocuk aklımla... Güzel günlerdi vesselam... 

Belki bundandır bilemem; ama gürültülü müziklere tahammülüm hiç yoktur. Slow parçaları yeğlerim her daim... Onlar daha bir dokunuyor sanki insan ruhuna... Melankoliyi hissetmek hep daha kolay oldu benim için... Türkülerdeki o tanıdık hüznü de tabi... Ortak acıların diyetleri ödediklerimiz, dinlediklerimizde kendimizi  bulmamızın sırrı bu belki de. Herkesin hayatının bir yerde takılıp kalmışlığı, her yüreğin eksiğini özlemle andığı bir ayrılığı, her ruhun bir parça kırgınlığı... Varolduğumuz ilk andan beri aynı acılar pençesinde kıvrandıklarımız... Ortak zamanların tanıdık yalnızlıkları buhranlarımızı tetikleyen... Ölümler tanıdık, düğünler tanıdık, hüzünler ve hatta sevdalar tanıdık olunca şarkılar, türküler de bir bize yazılmış gibi geliyor. Hani yazan halimizi de görmüş de duygularımızı tele dökmüş...


<<<  şad olup gülmedim de eller içinde
benim gülüm soldu güller içinde
bir bahtı karayım, oy, kullar içinde
gitti benim nazlı yarim, gelmedi...  >>>

Özgürlüğün Elli Tonu - E. L. James || Kitap Yorumu


Kitabın Yazarı: E. L. James
Orjinal Adı: Fifty Shades Freed
Seri Adı: Elli Ton Üçlemesi #3
Çeviren:  Seviç S. Tezcan
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Kitap Türü:  Yetişkin Aşk
Yayınlandığı Yıl: 2012
Sayfa Sayısı: 704

ARKA KAPAK

Romantik, özgürleştirici ve kesinlikle bağımlılık yaratıcı...

Bu roman dengenizi sarsacak, sizi ele geçirecek ve ebediyen sizinle kalacak.

Anastasia Steele'in ne istediğini bilen, göz alıcı iş adamı Christian Grey'le tanışması, her ikisinin de hayatlarını geri dönülmez biçimde değiştiren şehvetli bir ilişkinin kıvılcımını çakmıştır. Christian'ın sıra dışı zevkleri karşısında şoka uğrayan, ondan hem hoşlanan hem de korkan Ana, daha derin bir bağlılık istiyordur. Onu yanında tutmaya kararlı olan Christian, bunu kabul eder. 

Şimdi her şeye sahiptirler; aşk, tutku, yakınlık, servet ve sonsuz olasılıklarla dolu bir dünya. Ana, Grey'i sevmenin kolay olmayacağını ve beraberliklerinin her ikisinin de tahmin edemeyeceği zorluklar getireceğinin her zaman farkında olmuştur. Anastasia'nın kendi benliğinden ve bağımsızlığından ödün vermeden Grey'in yaşam stiline uyum sağlamayı öğrenmesi, Grey'inse kontrol dürtüsünü aşması ve kendisini altüst eden fırtınaları arkasında bırakması gerekmiştir. 

Ama geçmişle hesapları henüz kapanmamıştır. Tam her şeye sahip gibi göründükleri bir anda, talihsizlik ve kader bir araya gelip Ana'nın en korkunç kâbuslarını gerçeğe dönüştürür...

Seri bitti de kurtulduk!
Ciddi anlamda kurtulduk, artık duymayız sanırım Elli Ton tartışmalarını...

Bu seriyi okumamın tek nedeni meraktı; o denli konuşulup eleştirildi ki bakayım neymiş şu elli ton demiştim. Merak edenler ilk iki kitabın yorumunu bloğumda bulabilirler. Kitap hakkında düşüncelerimi paylaşmadan evvel biraz seriyle ilgili konuşmak istiyorum. 

YETİŞKİN okurlar için bir seri ve işin ilginç tarafı(!) dünyada şu sıralar bu tür kitaplar okumak moda. Tabi bu  tartışılası ve üzerinde uzun uzun konuşulası bir durum. Belki bir şeyler yazarım daha sonra  bununla ilgili...
Seri çok kötü müydü, hayır; ama satış rekorları kıracak kadar da iyi değildi. Edebi yönü çok çok zayıftı, yetişkin içeriğin getirisi argo sözcükler bolca mevcuttu. 


Gelelim son kitaba yorumuma: Bence serinin en iyi kitabıydı. İkinci kitaptan sonra beklentimi minimuma indirmiştim, bunun da etkisi var zannedersem.
İlk sayfayı açar açmaz evlenmiş, balayında bir çiftle karşılaştım; eee bu durumu bekliyorduk zaten!
Kontrol manyağı Christian yine iş başındaydı tabi... Ama ne yalan söyleyeyim bu kitapta tam bir kalpler-çiçekler erkeğine dönüşmüştü:)Büyük konuşmamak gerek sanırım:)

Her ne kadar kadınlar tarafından ağız açılarak okunan bir seri olsa da anlatılan kadar vıcık vıcık bir ilişki ne kadar çekici(!) tartışılabilir. bunun yanı sıra tahmin edebileceğiniz gibi tavşanlar gibilerdi...
İkinci kitabın sonundaki psikopata bağlamış Jack'i bu kitapta da okuyoruz. Ama ikinci kitaptaki Leila saçmalığının aksine bu daha tutarlıydı. Yazarın bu saplantıyı Christian'ın geçmişine bağlaması klişe olarak da yorumlanabilir; ama zaten başka ne bekliyordunuz ki... Demek ki insanlar klişeleri okumayı seviyorlar...

Sık sık tartışan ve olayları bir şekilde(!) tatlıya bağlayan genç karı-kocayı okumak sıkıcı değildi. Ana'yı biraz daha inatçı, özgüvenli ve dişli göreceksiniz bu kitapta. Ciddi anlamda kızın itaat eden tek bir hücresi yok:)
Küçük Nokta'ları çifte sürpriz oldu; ama ben şaşırmadım açıkçası. Ama Christian'ın tepkisi bir ara beni kızdırmadı değil:) Neyse ki sonu tatlıya bağlandı...

Neticede evli-mutlu-çocuklu bir final vardı...Kitabın sonuna yazarın yayınladığı bonus bölümler de eklenmişti.


Bu kitap da ilki gibi 7 puan alır benden:) Keyifli okumalar...

Mart Menekşeleri- Sarah Jio || Kitap Yorumu

Kitabın Yazarı: Sarah Joi

Orjinal Adı: The Violets of March

Çeviren: Nihan Giray

Yayınevi: Arkadya Yayınları
Kitap Türü: Dram, Aşk
Yayınlandığı Yıl: 2012
Sayfa Sayısı: 336



ARKA KAPAK
Bir kadının yüreği sırlarla dolu bir denizdir...
Gerçek aşkı yaşadığına inanan ünlü yazar Emily Wilson, kocasının başka bir kadını ona tercih ettiğini öğrenince, hayal kırıklığına uğrar. Tüm bu olanlara rağmen yine de tek bir damla gözyaşı dökmez.
Büyük yengesi Bee, Mart ayını Bainbridge Adası'nda geçirmesi için onu davet eder. Emily ruhunda açılan yaraların iyileşmesi umuduyla, bu teklifi kabul eder.
Adanın mistik havasıyla huzuru yakalamaya çalışan Emily, 1943 yılında yazılmış kırmızı kadife kaplı bir günlük bulur. Bu günlük onu geçmişin tozlu sayfalarına hapsolan gerçek bir aşk hikâyesine ve altmış yıllık bir aile sırrına götürecektir...
Umudun, hüznün ve pişmanlığın bir arada işlendiği büyüleyici bir roman… İlk kitabı Mart Menekşeleri ile Library Journal En İyi Kitap Ödülü'ne layık görülen Sarah Jio, insan kalbinin, ne kadar hatalı olursa olsun sevdiklerimizi her zaman affedeceğini eşsiz bir dille anlatıyor.

Veda-Ayşe Kulin || Kitap Yorumu

ESİR ŞEHİRDE BİR KONAK

Öncelikle belirteyim bu yazarın okuduğum ilk kitabı değildi, daha önceden de yazdıklarını beğenerek takip ettiğim bir yazardı Ayşe Hanım, nitekim eser beni hayal kırıklığına uğratmadı.
1. Dünya Savaşı sonunda işgal altındaki İstanbul'da bir konağa misafir oluyoruz satırlarda.
Osmanlı'nın son maliye nazırı Ahmet Reşat Efendi'nin konağına...

Aslına bakarsanız oldukça renkli bir aile karşımızdaki; ülkemizin mozaiği gibi rengarenk fertleri var. 
Saltanata yakınlığıyla bilinen Ahmet Reşat Efendi'nin vatan haini kabul edilmiş milli mücadeleye destek veren yeğeni Kemal'in konağın çatı katında saklanmasıyla başlıyor da denebilir esasen kitap.

Neler yok ki kitapta... İşgal altındaki bir şehirde yaşanan kaos, insanların saltanat ve milli mücadeleciler arasında kalışları, aşk...
Bir solukta okuyacağınız özenle yazılmış bir kitap...

Öncelikle kitapta kalabalık bir aileden bahsedildiği için karakter sayısı oldukça fazla... Karakter sayısı fazla olunca da hikayede kullanılan malzeme fazla oluyor. Mehpare ve Kemal'in yaşadıkları akılda en çok kalanlardan... Kemal şehit olduğunda çok üzüldüğümü hatırlıyorum mesela(kitabı okuyalı uzun zaman oldu)

Bir de bu tarz kitapların en iyi yanı tarihi öğrenmek için alternatif olmaları sanırım. Tarihi detaylarla süslenmiş, aile fertleriyle kurgulanmış yarı biyografik bu romanı okumanızı tavsiye ederim, serinin tamamını okumanızı tavsiye ederim:)


Umut-Ayşe Kulin || Kitap Yorumu

HAYAT AKAN BİR SUDUR

Veda'yla başlayan yolculuk Umut'la devam ediyor ve Cumhuriyet'in ilk 15 senesine dek götürüyor bizleri.
Öncelikle belirteyim ilk kitabı okumadan bunu okumayın! Neden mi: Efenim; o kadar çok karakter var ki sonra oturtamazsınız, kim kimin kızıydı, kim kimin kocasıydı falan... 

Reşat beylerin konak ahalisinin dışında bir de Bosna-Hersek göçmeni bir aileyi daha tanıyacaksınız bu kitapta. Yazarın baba tarafı göçmen... 
Göç etmiş bir ailenin vatan hasretini görebiliyorsunuz karakterlerde...

ve diğer yanda... Ahmet Reşat Bey'in sürgüne gönderilmesi, değişen ülke koşulları... Kalabalık bir ailenin bir arada kalma çabaları... Bu tür kitapları sevmemin en büyük nedeni tarihi tarih kitaplarından değilde böyle öğrenmeyi tercih etmem sanırım. Akılda daha kalıcı oluyor bence...

Bu iki aile birbiriyle nasıl ilişkilendiriliyor diye soracak olursanız hemen yanıt vereyim: Kulin'in annesi Sitare ve babası Muhittin evlenince bu iki aile de akraba oluyor haliyle... 
Beni en çok etkileyen şeylerden biri de zamanın genç mühendisi Muhittin'in ülke için canla başla çalışması oldu. O dönemdeki gençliğin en taktir edilesi yanıymış bu bence, şahsi menfaatleri minimumda tutarak ülke kalkınması için canla başla çalışmak... Kendimi de dahil ederek bu özeleştiriyi yapıyorum: Şimdiki gençlik o kuşağın yanında çok vasati bir yerde!

Ve dipte kıyıda kalmış olsa da beni en çok etkileyen yanlarından birini daha yazayım sizlere...
Sebahat ve Aram Aşkı... Zamanı düşününce bir Ermeni ile bir Türk'ün değil evlenmesi sevdalanması bile büyük günah... Ve bu iki körpe sevdalı pek çok engelle sınanıyorlar...

Yani neticede bu seriyi okumadıysanız hemen başlayın derim ben; kitaba 5 üzerinden 4.5 gönül rahatlığıyla veriyorum :)

SUSSAM GÖNÜL RAZI DEĞİL, SÖYLESEM TESİRİ YOK



Kendi kendime konuştuğumu bile bile birazdan yazacaklarımı neden yazıyorum? İnanın bu soruya bir cevabım yok, tek neden susmak istemeyişimdir belki de...

Dersimiz Atatürk... Onu tam olarak anlamaya da anlatmaya da benim kelimelerim yetmez, bilirim; buna kalkışmam bile... Ama gördüğüm, okuduğum ve rast geldiğim bazı şeylerden sonra bunları yazmak farz oldu.

Bağıra bağıra "Atatürk'ü Sevmiyorum" demek günümüzün modası şimdilerde ya da "Atatürk İlah Değildir" ya da "Onu da eleştiririz kimse karışamaz" demek... Bu ve türevleri cümleler çoğaltılabilir elbette, umarım anlatabilmişimdir neyden bahsedeceğimi... Yıllar evvel de bir arkadaş(!)ımız ismini vermeyeceğim bir tartışma programında "Humeyni'yi Atatürk'ten çok seviyorum" demişti... Geçmişte de vardı bu söylemler de bu kadar ayyuka çıkmamıştı yani...

Şurada anlaşalım arkadaşlar; Atatürk'ü sevmek(!) zorunda değilsiniz; ama en azından saygı duymak zorundasınız! Onu anlamak her babayiğidin harcı değildir zira; ama tekrar  ediyorum ne olursa olsun SAYGI DUYMAK ZORUNDASINIZ! Karşınızdaki adam bir ilah değildir evet, ben bunu zaten savunmam; ama karşınızdaki adam dünya ülkelerinde ders kitaplarına girebilmiş, yüzyılın dahisi diye bahsi geçen, bütün ömrünü siz bugün böyle pervasızca konuşabilin diye adamış biridir; ki onu eleştirmek herkesin HADDİ değildir. Hele ki sizin gibi (tabirimi mazur görün) ayağı b.ktan çıkmamış ergen zihniyetli insanların haddi hiç değildir!

"Atatürk İlah Değildir" diye bas bas bağırıyorsunuz ya hani, peki söyleyin sizin ilah(!)larınız kimler!
Kemiği olmayan o yılan dilleriniz Atatürk'e zehir saçarken neden çok sevgili başbakanınızı ya da hoca efendinizi eleştirmeye cüret etmiyorsunuz! Onlar mı ilah(töğbe haşa)

Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü doğru anlayın arkadaşlar! Bu kavramlar hiçbir kurumun, siyasi partinin ya da topluluğun tekelinde değildir. Partilere, siyasilere, kişilere olan kızgınlığınızı bu kavramlardan çıkarmayın! Yazdıklarınızı okudukça benim içim sızlıyor, O'nun kemikleri sızlıyordur eminim!

Sussam gönül razı değil, söylesem tesiri yok!

KIYAFET YÖNETMELİĞİ DEMİŞKEN


Çağdaş ve demokratik ülkemin çağdaş ve demokratik kararları...
Ne mutlu bize özgür(!)leşiyoruz... Evet, canım; özgürüz, hem önlükle okula mı gidilirmiş! Önlük de neymiş! O üniforma ruhumuza vurulan paslı bir zincir(!)...

Bunları söylemek ister miydim; hayır! Söyleyenleri anlar mıydım; yine hayır! Zihniyeti değiştiremedikten sonra üniformalardan kurtulmak kimseye bir fayda sağlamaz., kaldı ki ben işin bu boyutunda falan da değilim...
Alınan bu kararın arkasında ne olursa olsun, ben bu karara onay veren herkesin oturup şunu sorgulamasını beklerdim: Be kardeşim, benim ülkemde açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insan varken, kıyafet bu insancıkların ihtiyaç listelerinde son sıralardayken ben neyin kafasıyla okulda kılık kıyafet serbestliği getiriyorum!

Dünya bu kararı alanların baktığı yerden göründüğü kadar güzel değil malesef... Bu ülkede insanlar aç... Bırakın kırmızı et yiyebilmeyi sofralarına koydukları kuru ekmeğe şükreden insanlar var. Meclis lokantasının güldüren cüzi rakamlarına rastlayamıyorsunuz çarşı pazarda. Ya da insanların ayılıp bayılarak izlediği o programlardaki gibi şatafatlı bir sofranın etrafında, çeşit çeşit yemeklere burun kıvıramıyorsunuz... Bırakın üç çeşit yemeği tek tencereye şükreden insanların ülkesi burası... Kaldı ki konumuz bu değil, ben döneyim esas meseleye...

Kıyafette özgürlük... İyi, güzel de bunun sonrasını oturup düşündünüz mü?
Hafta dediğin 7 gün, kaldı ki bir çocuk 5 gün gidiyor okula... Bu ne demek, bu 5 güne en az 2 takım kıyafet demek! Ayakkabı çeşidini geçtim, çantayı da keza; ama 2 takım pantolon, etek, elbise,gömlek, t-şört artık ne halt giyilecekse ondan giyecek bu çocuk... En az 2 takım... Ayda var 4 hafta... 4 haftanın 4ünde de aynı 2 takımı giydirin bakalım o çocuğa sıkıysa... Giymezler kardeşim! Sayıları az bile olsa, o sınıfta arkadaşları cicili bicili, rengarenk, değişik değişik giyerken sen o çocuğa 'evladım 2 takımla idare et' diyemezsin; desen de çocuk seni dinlemez... Hepimiz çocuk olduk zira... Eee! Sen okulu özgürleştirdin mi şimdi? Önlüğü çıkarttığın çocuğu giydiremedikten sonra getirdiğin özürlüğün bir anlamı var mı! Ben söyleyeyim; YOK! Üstelik sen çocuğu özgürleştirirken ana-babayı çaresizleştiriyorsun farkında değilsin! Karnını zor doyuran adama çocuğuna birkaç takım daha kıyafet al diyorsun! Al da, neyle...

Şimdi diyeniniz olabilir ki; 'abartma canım, sen de'
Emin olun abartmıyorum... Üniversitelerde bile, ki bu insanların bir kısmının yaşı yetişkin kategorisindedir, insanları kılık kıyafete göre sınıflandıran kişiler var; eee, malum, devir ye kürküm ye devri... 'SEN DE HEP AYNI KIYAFETLERİ GİYİYORSUN!' diyen insanlar gördüm ben, ciddiyim gördüm! Bunu üniversiteye gelmiş adamdan bile duyuyorsan küçücük çocuktan hayli hayli duyarsın. Sonra bir bakarsın eğitim yuvanda çocuklar marka yarıştırıyor... Bir köşede garipler de aşağılık komplekslerini besliyor... Diğer köşede ana- babalar da ifşa edilen yoksulluklarından utanıyor...

Eee, bu noktada şunu dersin: 'UTANMASI GEREKEN KİM'

Bugün ilkokulların çoğunda öğretmenler beslenme listesi yaparlar... Hiç oturup düşündünüz mü bunun nedenini? Altında yatan asıl amaç, her çocuk aynı şeyi yesindir! Nefis bu kardeşim, koca adamlar sahip olamıyorlar ki, küçücük çocuktan irade bekleyesin!

Velhasıl-ı kelam... Oturun da bir düşünün: Siz şimdi özgürleştiniz mi? Önlüklerden kurtulunca zincirlerden de kurtuldunuz mu? O zincirlerle beraber yoksulluğunuz da uçup gitti mi?

Eğitimde fırsat eşitliği diye çırpınırken ülkede insanlar, diğer yanda nasıl eşitsizlik sağlanır diye uğraşanlar var hala...
Kimin siyasi düşüncesi ne, beni ilgilendirmez... Karara iktidar mı imza atmış, muhalefet mi onu da sorgulamam ben... Karar yanlış mı; YANLIŞ...kaybedecek olan kim; BİZİM ÇOCUKLARIMIZ...

OTURUN DA BU KEZ SAHİDEN DÜŞÜNÜN! DÜŞÜNÜN AMA; SÜRÜYÜ TAKİP ETMEYİN!

Rachel Gibson- Yazar Arkadaşlar Serisi || Kitap Yorumu

4 kitaplık bu seri okuyanı pişman etmeyecek cinsten...
Rachel gibson romantik komedide zaten rüştünü ispat etmiş bir yazar, ben okuduğum hiçbir kitabından pişmanlık duymadım. 

SERİNİN İLK KİTABI GİZEMLİ OYUN

Lucy esrarengiz romanlar yazan oldukça alımlı ve de güzel esas kızımız... Quinn ise yakışıklı ve gözü pek polis memurumuz ve tabi ki esas oğlan... Bu ikili nasıl mı bir araya geldi; internetten!
Lucy yeni kitabı için araştırma yapmakla meşguldür, kitabının kahramanı internet üzerinden tanıştığı erkekleri öldüren bir kadın seri katil... Ve kızımız da kahramanın ruh haline bürünebilmek için internetten tanıştığı erkeklerle küçük randevularda buluşuyor. Şansa bakın ki o sıralar tam da roman kahramanı gibi bir kadın seri katil ortalarda dolaşmakta ve Lucy bir şekilde polisin şüpheli listesinde... 
Lucy Quinn'in tesisatçı olduğunu zannederken, şüpheli listesinde olduğundan habersiz yalanlarla başlayan tutkulu garip bir ilişkinin içinde buluverir kendini.
Gerisi mi... Gerisi kitapta...
Ama benden söylemesi güzel bir kitap. 5 üzerinden 4'ü hakeder en azından :)



İÇİNDE AŞK VAR

Bu seferki kahramanımız aşk romanlarının talihsiz yazarı Clare... O kadar talihsiz ki erkek arkadaşını başka bir erkekle yakalıyor, üstelik yatakta... Tam da hayatındaki bu tür acı (!) gerçeklerle yüzleştiği dönemde arkadaşı Lucy'nin düğününden sonraki sabah gözlerini tanımadığı bir otel odasında açar. Ve evet, Clare tek gecelik ilişkilerin kadını değildir... Üstüne bir de otel odasındaki yabancının aslında yabancı olmadığı gerçeğiyle başetmesi gerekecektir. Esas oğlan da tam da bu noktada devreye giriyor işte: Sebestian...

Ve kaçınılmaz son: AŞK! Elbette bunu kabullenmeleri bu kadar kolay olmayacak, okuyun da ne demek istediğimi kendiniz görün :)
Bu kitap da benden 4'ü kapar :)


SIRLAR AŞKA ENGEL Mİ?


Bu seferki yazarımız Meddie... 
Yıllar sonra geçmişiyle yüzleşmek için döndüğü kasabada planlamadığı şekilde kendini aşıkken bulacaktır, tıpkı Mick gibi...
Ama tabi aşmaları gereken kocaman bir sır vardır aralarında!
Tahmin edileceği üzere kitabın sonunda bu soruya yanıt 'HAYIR' olacak, keşke gerçekte de herşey bu denli kolay olsa...

5 üzerinden 4 ü hakkıyla alan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim :)



LANETLİ TALİH

Bu kitapta ise Adele ve Zack'in hikayesine tanıklık edeceğiz. 
Hayır tahmin ettiğiniz gibi yeni tanışacak bir çift falan değil onlar; aksine geçmişleri ve kapatılmamış hesapları olan  bir çiftle karşı karşıyayız. 

4 kitabın içinde bu kitabın yeri bende bir başka nedense, sanırım okuduğum serinin okuduğum ilk kitabı olduğu için... O yüzden ufacık bir kıyak yapıp bu kitaba 4.5 veriyorum:) 

KEYİFLİ OKUMALAR:)



Tepeden Tırnağa-Laura Reese || Kitap Yorumu

Kitabın Yazarı: Laura Reese
Orjinal Adı: Topping From Below
Çeviren: Merve Duygun
Yayınevi: Sonuz Kitap
Kitap Türü: Günümüz Aşk, Yetişkin Okuyucu
Yayınlandığı Yıl: 2012
Sayfa Sayısı: 400
ARKA KAPAK


Tutkunun, aşkın ve ihanetin kalbine doğru karanlık bir yolculuğa çıkacaksınız...


Nora, vahşice öldürülen kardeşi Franny'nin katilini bulmaya kararlıdır. Kardeşinin, adı yalnızca M. olarak geçen gizemli bir müzik profesörüyle yaşadığı gizli sadomazoşist ilişkiyi günlüğünden öğrenince hayrete düşer. Cinayetle ilgili sırları açığa çıkarma umuduyla bu tehlikeli ve acımasız adamı baştan çıkarmak için bir plan yapar. Ama bu plan, gizemli bir adamın karanlık kalbine doğru adım adım cehenneme giden bir yolda kâbusla sona erecektir.
Ve şimdi hayatı gerçekten tehlikededir. Tehlikenin sebebinin, M. mi yoksa kendisine M.'den daha yakın
biri mi olduğunu çok geç anlayacaktır. "Müstehcen bir cinsellik, karmaşık bir aşk ilişkisi...
Cesur, erotik ve gerilim dolu."
San Francisco Chronicle Book Review
"Hikâye tehlikeli bir erotizm girdabıyla hayat buluyor."
Harper's Bazaar
"Ateşli sahnelerle bezenmiş sürükleyici bir hikâye."
Playboy



Bir kitabı korku-gerilim diye alıp bu kadar hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz...
Tek kelimeyle özetleyeceksem: hayal kırıklığı...

Yani hangi birini yazsam bilemedim, o denli kötüydü. 

"Nora, vahşice öldürülen kardeşi Franny’nin katilini bulmaya kararlıdır. Kardeşinin, adı yalnızca M. olarak geçen gizemli bir müzik profesörüyle yaşadığı gizli sadomazoşist ilişkiyi günlüğünden öğrenince hayrete düşer. Cinayetle ilgili sırları açığa çıkarma umuduyla bu tehlikeli ve acımasız adamı baştan çıkarmak için bir plan yapar. Ama bu plan, gizemli bir adamın karanlık kalbine doğru adım adım cehenneme giden bir yolda kâbusla sona erecektir. Ve şimdi hayatı gerçekten tehlikededir. Tehlikenin sebebinin, M. mi yoksa kendisine M.’den daha yakın biri mi olduğunu çok geç anlayacaktır."

pek çok sitede okuyabileceğiniz tanıtım bunları söylüyor. Kitap basit olarak Franny'nin cinayetiyle başlıyor... Ve ablamız Nora'nın katili bulma(!) çabalarıyla devam ediyor. Bu çabalara şüpheliyi ayartmak da dahil...
Tamam, cinsellik tabu değildir dedik ama bu kitaptaki sapkınlıktan öte bir şey... Mide bulandırıcı... Rahatsız edici... 
Kitabı +18 uyarısının farkında olarak aldım; ama bence bu yaş sınırı hafif kalmış.
Elli ton üçlemesiyle dikkat çeken BDSM konusuna değinilmiş bu kitapta da... Ben bu konunun uzmanı falan değilim, ki bu konu hakkındaki bilgim sözlük anlamını bilmekten öteye gitmeye de bilir; ama kitapta bahsi geçen Bay M. 'nin yaptığının BDSM'yle bağdaştırılması da yanlış olur, adamın bağlı olduğu sınırlar ne bileyim güvenli kelime falan yok. Hep daha fazlasına odaklanmış hastalıklı bir zihniyetle karşı karşıyayız. Tabi kitabı okurken Nora'nın zihniyetini de sorgulamadan edemeyeceksiniz...

Diğer yandan kitabı beğenmeyişimin başka bir nedeni de idda edildiği gibi kitabın polisiye falan olmayışıydı. Ben bu kitabı sırf bu yüzden almıştım ve bu konuda daha beter bir fiyaskoyla karşılaştım! Kitap polisiye- gerilim diye falan kategorize edilemez bence, çünkü bu anlamda çok yetersiz.
Birinci gözden anlatıldığı için katil konusunda objektif davranamıyorsunuz, yazarın da bu konuda etkisi var elbette. 
Kitabın sonuna doğru kendinizi salak yerine konmuş hissediyorsunuz... Ki bir polisiye- gerilim kitabında en olmaması gereken şeydir bu! 
Kitap hakkıında söyleyecek daha bir sürü şey bulabilirim; ama inanın yazmak bile istemiyorum. Hayatımda ilk defa bir kitap için OKUMAYIN! diyorum; hem vaktinize hem paranıza yazık...


Kapak mapak hiçbir şey kurtarmaz bu kitabı :/
Bu kitap 1 puanı bile zor alır benden, o da sırf harcadığım vakit için :(

Keyifli okumalarınız olsun...


İlişki Durumu Karmaşık-Rachel Gibson || Kitap Yorumu

Kitabın Yazarı: Rachel Gibson
Orjinal Adı: Truly Madly Yours
Seri Adı: Truly, Idaho Serisi #1
Çeviren: Aslı Tümerkan
Yayınevi: Nemesis Yayınları
Kitap Türü: Günümüz Aşk
Yayınlandığı Yıl: 2012
Sayfa Sayısı: 328
ARKA KAPAK

Delaney yıllar önce terk ettiği Truly'ye üvey babasının cenazesi için geri döner. Fazla kalmak gibi bir niyeti yoktur çünkü bu küçük, dedikoducu kasaba, ona hiç iyi şeyler hatırlatmamaktadır. Üvey babasının vasiyetini de dinledikten sonra kasabadan ayrılacağını zanneden Delaney'in planları, vasiyette yer alan bir madde yüzünden tamamen bozulur. Delaney üvey babasından kalan büyük mirasın payına düşen kısmını alabilmek için bir yıl Truly'de kalmak zorundadır.

Delaney'i bekleyen bir yıllık süre, geçmişinden gelen küçük hesapları kapatmakla uğraşacağı günlere, aşka, tutkuya ve heyecana gebedir. Bir yılın sonunda onu bekleyen sürpriz ise onu büyük bir karar vermeye itecektir.
Bu deli dolu ve romantik kitabı okurken çok eğleneceksiniz.


Rachel Gibson okuyanlar bu kadının farkını elbet bilirler... Evet tahmin edeceğiniz 
üzere kitabımız romantik komedi; ama yazarın bu işi bildiğini garanti ederim.

Kitap Delaney'in yıllar sonra üvey babasının cenazesi için kasabaya dönmesiyle başlıyor. Tahmin edilebileceği gibi kızımızın bu kasabada uzun müddet kalmak gibi planları yoktur. Ta ki üvey babasının miras için koyduğu şartı öğrenene dek... Bu şart Delaney'i bir yıl boyunca kasabada kalmaya zorlamaktadır ve bu da yıllardır kaçmaya çalıştığı pek çok sorunu beraberinde getirir.

Kitabı okurken böyle bir konunun bir romantik komedide değil de dramda karşımıza çıkması durumunu düşünmeden edemedim: neyden mi bahsediyorum... Şöyle ki...

Üvey babamız pek de masum bir adam değil aslında; kendi öz oğlunu kabul etmeyecek kadar katı bir adam, üvey kızına ilgi gösterecek kadar çelişilerle dolu aynı zamanda. Aaa, bir de kontrol manyağı; bunu da atlamamış olayım. Yıllar boyunca mükemmel olmaya zorlanmış genç bir kadını okuyoruz aslında ve hayatının bir yerinde ipleri eline almaya çalışmasına tanıklık ediyoruz.

Ve bir de Nick var tabi ki... Reddedilen öz evlat ve Delaney'in ardında bırakmaya çalıştığı gençlik karmaşası... Ben bu adama üzüldüm ne yalan söyleyeyim... Babası tarafından kabul edilmeyişinin yanı sıra küçücük bir kasabada onun üvey kızına gösterdiği ilgiyi izleyerek büyümüş bir çocuk. Delaney ne kadar imkan sahibiyse Nick bir o kadar sefalet yaşamış... Ama hiçbiri bu iki insanın aşık olmasına engel olamamış...

Aşık olmak başka, kabullenmek bambaşka tabi... Biz de bu süreci okuyoruz işte...


Kitabın yurtdışı görselleri gördüğünüz gibi, yayınevinin yeni bir görsel arayışını yadırgamıyorum bu yüzden :)

Kitaba 8 puanı gönül rahatlığıyla veririm...
Keyifli okumalarınız olsun:)


Şimdi Benimsin- Güneş Demirel || Kitap Yorumu

Kitabın Yazarı: Güneş Demirel

Yayınevi: Önce Kitap
Kitap Türü:  Dram, Aşk
Yayınlandığı Yıl: 2012
Sayfa Sayısı: 640
ARKA KAPAK
Hüznün aşka doğru attığı her adım onun kelimelerinden biri...
Her cümlesi acı dolu bir yüreği aşka daha çok yaklaştırıyor.

Güneş Demirel, klavyesinde gezinen parmaklarının yüreğinize dokunduğunu hissedeceğiniz bir yazar.
Şimdi Benimsin
Elifle Fıratın onlardan ummayacağınız aşkının romanı.
Acıyla başlayan her aşk gibi yakıcı onların aşkı da. Çaresizliğin birleştirdiği her çift gibi onlar da aslında yalnız.
Tabii birbirlerinin olana kadar!
Elifin aile özlemine umulmadık şekilde yer açan yeni ailesiyle hissettiği huzurun doğurduğu bir aşk, Fıratın kendini ispat için başladığı ama içten içe kıskanarak büyüttüğü bir aşk onlarınki.
Yalnız kaldıkları her saniye nefretken önce alışkanlığa sonra da vazgeçilemezliğe doğru ilerliyor...
Okumaya başlayın... Sayfaların yetmeyeceğini göreceksiniz!

Bu kitaba internette gezerken denk gelmiştim, biraz oku'dan ilk birkaç sayfasını okuyunca beni o denli etkilemişti ki hemen sipariş vermiştim.
Nitekim çabuk bitti, gerçi bunun benim psikopat gibi aralıksız okumamla da ilgisi var :)
Yazarın ilk kitabı, bu yüzden eleştirirken ılımlı olmaya gayret edeceğim...

Öncelikle etkilenmemin en büyük nedeni toplumda hala yara olan tecavüz konusuna değinmiş olmasıydı
ve karakterin gözünden o psikolojiyi anlatışı beni gerçekten sarsmıştı... Ta ki kitap biraz ilerleyene dek...
Neyi beğenmedin diye sorarsanız...
Bir kere Elif'in hayatını karartan o kararı veren, oğullarına bu konuda baskı uygulayan ailenin yazarın anlattığı kadar iyi ve anlayışlı olabileceği bana inandırıcı gelmedi. Keza, aynı inançsızlığı Elif'in üniversiteye gitmesinde de hissettim. Töre töre diye tutturan bu insanlar evli, üstelik yeni bebeği olmuş bir kadını üniversiteye gönderirler mi düşünmek lazım?

Sonra Fırat'ın aşkı... Evet, bu aşka inandım; karakteri samimi de buldum, uğraşlarını taktir de ettim. Bunlara diyecek sözüm yok... Elif'in bu konudaki tutumu çok katı geldi bana; herkesi affetti, bir tek onu affetmesi yıllarını aldı.
Kitapta zamanda yapılan 4 yıllık atlamayı ayrı gereksiz buldum...
Yani kısacası başlardaki o beğenim son sayfalara doğru silindi gitti.

Yani illa ki mutlu son olmak zorunda değildi, sırf öyle olsun diye bu denli ıkınmanın anlamı yok!
Ki bence daha gerçekçi bir bakış açısıyla olaya yaklaşıp sayfa sayısını azaltıp daha etkileyici bir kitaba imza atabilirmiş yazar... Ama işte ilk kitap, ilk tecrübe...

Bunun dışında kitap bir dünya basım hatasıyla doluydu. Yazarın zaman kalıbı konusunda karışıklık yaşaması okumayı güçleştiriyor... Ayrıyeten kitabın editoryal düzenlemesini yapanlar da buna hiç dikkat etmemişler.

Okumayı düşünüyorsanız okuyun efendim, birşey kaybetmezsiniz. Ben kitaba puanım 6  :)
Keyifli okumalarınız olsun...




Aşka Şeytan Karışır-Hande Altaylı || Kitap Yorumu

Kitabın Yazarı: Hande Altaylı

Yayınevi: Remzi Kitapevi
Kitap Türü:  Dram, Aşk
Yayınlandığı Yıl: 2010
Sayfa Sayısı: 208
ARKA KAPAK


Sıradan insanlar yoldan çıkmaz, en masumlar günahkâr olmaz, iyiler kötülük yapmazdı; eğer aşka şeytan karışmasaydı... Gençliğin verdiği cesaretle zor bir aşkın içine gözü kapalı giriverir Aslı. Toplum kurallarını, ahlakı, vicdanı, ayıbı bir kenara atarak, teyzesinin sevgilisi Ömer'e kaptırır kalbini. Sevgilisinin evli olması bile umurunda değildir ilk başlarda. Ama kıskançlık, sorgulamalar, hayaller ve hayal kırıklıklarının ardından çareyi kaçmakta bulur. Yıllar sonra, artık olgun bir kadın olduğunu sandığında, Ömer tekrar çıkar karşısına.


Yazarla tanışıklığım Kahperengiyle oldu, sonra dedim ki ben bu kadını okumalıyım... Veeee bu kitabın pdf'sine denk geldim şans eseri, hemen bitti...
Nasıl başladım, nasıl bitirdim anlayamadım bile! 

Evet, bu kitabını da beğendim; ama yazarın ilk tecrübesi olduğu anlaşılıyor. Ama öyle göze batan cinsten kusurlar değil bunlar...

Kitap ilişkileri sorgulatıyor insana; sadece aşkı değil, dostluğu ve arkadaşlığı da...
Öyle bir karakterle karşı karşıyasınız ki pek çok kez ona kızarken bulacaksınız kendinizi... Aslı sıradan bir kadın değil çünkü, tıpkı teyzesi Jülide gibi.


Kitabın son sayfasını şaşırarak okudum, ben daha farklı hayal etmiştim; demek ki iyimser bir taraf kalmış içimde...
Ama yazar gerçekçi bakış açısını hiç kaybetmemiş... 
Yasak bir ilişkiyi anlatırken sizi illaki mucizevi bir aşka inandırmak gibi bir gayesi yok;
insan olmanın getirdiği zafiyetleri anımsatmış sadece...

Neleri göze alırsınız aşk için? Bu soruyu sorun kendinize... Zira kitap sorduruyor!
İkinci kadın olmaya, artık zamanlarla idare etmeye, kıskanmaya alışabilir misiniz?
Ve tam da ardımda bıraktım dediğiniz anda aralık duran o kapıdan süzülürse hatanız ne yaparsınız?

Eğer isterseniz yazarın bu kitapla ilgili konuştuğu bir röportajına göz atın güzel kadının iffetli olması!

Kitaba 7 puan veriyorum; okumayı düşünenlere tavsiyemdir :)
Keyifli okumalarınız olsun :)





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
BLOG DESIGN BY BİR OTAKUNUN DÜNYASI